17 Eylül 2014 Çarşamba

EĞİTİMDE DÜZEN VE ÖĞRETMEN SORUNSALI



İlkokuldan üniversiteye milyonlarca hocaya ihtiyacımız var; öz-saygısını muhafaza eden, gönlünü öğrencisine açan, onda kendini gören. sürekli yenilenme ihtiyacı duyan, düşünen, yazan, okuyan. Sınıfa her defasında heyecanla, duayla yürüyen...
Temel eğitim kurumları ve üniversitelerde ders başı yapıldı, yapılıyor. Bu mevsimde çocuklarımızı zihnimize daha fazla üşüşen sorular eşliğinde düşünmeden edemiyoruz.
Kendimizin yer almayacağı bir geleceğe hazırlıyoruz çocuklarımızı. Toplumumuz sağlıklı gelişsin, o geleceğin inşasında payımız olsun istiyoruz. Fakat eğitim sistemi için yapılanlara baktığımızda zamanın ruhunu doğru okuyamadığımız görülüyor.
İlkokuldan üniversiteye sisteme vaziyet edenler “kral çıplak!” diyemiyor, büyük ölçüde “..mış gibi” yapıyor, öncekilerin dümen suyunda yüzüyor. Teknoloji sadece metot açısından bir mânâ ifade edebilir. Tablet bilgisayar ve akıllı tahtayla gürültüsü çokça yapılan Fatih Projesi meselâ. Bunlar sadece birer âlet; ne ölçüde verim sağladığı da soru işareti. Çocukların ahlâkı, sorumluluk duygusu, hedef belirleme kâbiliyeti ve zihnî konsantrasyonu nasıl gelişecek?
Elektronik oyuncakların, eğlence kültürünün, sigara, alkol, uyuşturucu ve müstehcenliğin, uçurumun kenarına savurduğu çocuklar okullarda ne öğrenecek, neden öğrenecek, nasıl öğrenecek? Kaldı ki esas mesele onlara sadece yığınla sınav için -çoğu gereksiz detaylarla dolu, ezber- bilgi yüklemesi yapmak mı? Su üstüne yazı yazmak gibi anlamadan öğrenme (!) onların ve bizim hayatlarımıza ne katacak? Yoksa esas sorumluluğumuzun onları hayata hazırlamak olduğunun farkında değil miyiz? Bu soruların cevabı MEB bürokratlarına, uygulanması da okul idarecelerine ve öğretmenlere emanet. Onlara güvenmek istiyoruz.
Temel eğitimin ilk yılları, çocukluğa geçerken yürüme talimi yaptırdığımız bebeğin elini yavaşça bırakma sürecine benzer. Düşmesini istemeyiz, az sonra düşeceğini biliriz, düşerken bazen yakalarız, bazen düşüşünü yumuşatırız, bazen de düştükten sonra yetişiriz. Evinden sonra vaktini en fazla geçireceği okulda beklentilerimizin karşılanacağına inanmak isteriz. Çocukluktan ergenliğe, ergenlikten gençliğe geçişte rehberlik ise daha zordur.
Fakat tablo iç açıcı değil. İlkokuldan liseye çoğu öğrencinin aklı okulda, derste değil. Bilhassa liselerde ciddi mânâda ders işlenmiyor. Okul çocukları sıkıyor, câzip gelmiyor. Çünkü onlara derslerle hayatın ilişkisini gösteremiyor, heyecan aşılayamıyoruz. Hayatta karşılıklarını bulamıyorlar. Görünüşte onları önemsiyor, ihtimam gösteriyor gibi bir görüntü versek de varoluş sebeplerini hissettiremiyoruz. Pratikte “yok” gibiler. Demek ki onları, daha doğrusu insanı gerçek mânâda anlayamıyoruz. Onlar da Edirne’den Kars’a laubalilik ve boşvermişlik içinde yüzüyor, tutsağı oldukları sınavlara girip çıkıyorlar. Vitrinin arkası boş. Sadece YGS ve LYS sonuçlarına baktığımızda, sayısı milyona yakın öğrencinin matematik ve fizikten sıfır çekmesini nasıl izah edeceğiz?
Bir Anadolu lisesinde öğrencinin soru sorduğu öğretmen onu bir meslektaşına yönlendiriyor: “Onun maaşı benden fazla, onun bilmesi lazım bu sorunun cevabını” diyor. Öğretmenlerin sinir sistemi çok mu yıpranmış vaziyette?
Bir lise müdürü okulda mesai saatlerinin büyük kısmını at yarışlarını takip ederek geçiriyor.
Büyük masraflarla açılan bir turizm ve otelcilik lisesini 2014’te birincilikle bitirip kütüğe bröve çakan öğrenci YGS’de 180 puan alamadığı için LYS’ye giremiyor.
Okulların çoğunda öğretmen odalarında televizyon var ve genellikle bütün gün açık.
Çıraklık merkezi müdürü şikayet ediyor: “İlkokulu ite-kaka bitiren, en problemli, en uyumsuz öğrenciler bize geliyor. Bir zanaat öğretmek istiyoruz, onlar bir şey öğrenmek istemiyor. İşleri hazır, hem okuyacak hem de sanayide çalışıp maaş alacaklar, fakat ne istediklerini bilmiyorlar, ne istemediklerini ise çok iyi biliyorlar.”
Reklamların yıldızı akıllı (!) telefonlar üniversite öğrencilerinin de iptilası (başa belâ). Ellerine yapışık yapay bir organ gibi. Üniversitede yanında kalem taşımayan öğrenci sayısı giderek artıyor. Mühendislik fakültesinde bir problemin çözümünü hocayı takip ederek yazan öğrenciler az sayıda. Ders esnasında ders dışında hemen her şeyle meşgul oluyor, tahtadaki çözümün fotoğrafını çekip gidiyorlar.
Mühendislik eğitimi bütün dünyada tartışılıyor. Yolunda gitmeyen bir şeyler var ve bu biliniyor. Püf noktaları bulmak için uluslararası toplantılar, tartışmalar gerçekleştiriliyor. Problemin Türkiye’de fark edildiğine dair bir ışık henüz görülmüyor. Mühendislik eğitimi tartışmaları yine yüzeysel cereyan ediyor. İş güvenliği ve iş hukuku dersleri küçümseniyor, müfredat gereği yasak savma kabilinden geçiştiriliyor. Sanki mühendislik eğitimi insan için değil de lâf olsun kabilinden yapılan bir faaliyet. Fakat köprüler göçüyor, üstgeçitler çöküyor, binalar yıkılıyor, ÇED raporları hiçbir rant projesini durduramıyor, trafolar kedilere emanet, gıda güvenliğinden hepimiz kuşkuluyuz.  
Özel üniversitelerin pek çoğunda öğrenciler hâl diliyle “biz derse girmek, girsek bile dinlemek istemiyoruz. Paramızı ödüyoruz, diploma istiyoruz” diyorlar. Devlet üniversitelerindeki durum da buna yaklaşma istidadı gösteriyor.
Özel üniversitede öğrenci ders esnasında cep telefonundan film seyrediyor. Hoca birkaç ikazdan sonra öğrenciyi sınıfın kapısını açıp dışarı çıkmaya davet ediyor. Üniversite dönem sonunda öğrencilerden hocayı anketle  (sanki hakaretâmiz şekilde) değerlendirmelerini istiyor; ardından bu tip hocalara bir daha ders teklif edilmiyor.
Özel veya devlet üniversitelerinin pek çoğunda ön sıralar bomboş. Öğrencilerin % 95’i arka sıralara kaçmış. Hoca öğrencilere ders öncesi ön sıralarda yer bulmanın mümkün olmadığı Alman, Amerikan, Japon üniversitelerinden örnek veriyor. Bazı öğrenciler Erasmus Programı çerçevesinde gittikleri Avrupa üniversitelerinde bunu görüyorlar neyse ki! Fakat hemen herkesin elinin altında Avrupa, Amerika, Japonya patentli telefonlar, bilgisayarlar, fotoğraf makineleri, otomobiller vs.
Mesai esnasında birçoğumuz kendini işine tam olarak veremiyor. Türkiye’de yaygınlaşan bir erişkin hastalığı bu. Aklımız, dikkatimiz, zihnî konsantrasyonumuz başka yerde. Bir üniversite hocası, odasının kapısını açık tutuyor. Bilgisayarının ekranı kapıya dönük ve hoca iskambil falı bakıyor bütün gün; öğrencilerinden meslektaşlarından utanmadan. Bundan daha iyisi, birçok öğretim üyesinin, siyasi gündemi ve Twitter hesabını gün boyu takip etmesi.
Türkiye’de hazırlanan doktora tezlerini de ABD ve Avrupa akreditasyon sistemine açsak nasıl olur? Dünya ile rekabet edecek kaliteyi sağlıyor muyuz acaba, görmüş oluruz. Bugün akademisyenlerin ve akademisyen adaylarının pek çoğu ciddi ve sürekli okumuyor. Temel bilimlerde zayıfız. Merakı sürekli ve canlı, kafasında sorularla yaşayan akademisyenlerin sayısı çok az. Aşktan değil, mecburiyetten yapıyorlar ne yapıyorlarsa. Akademisyen sohbetleri çok büyük ölçüde güncelle, maaş-ev-otomobil-siyaset-spor ve TV dizileriyle sınırlı. Bilim doktoraları bu zihinlerin atmosferinde yapılıyor. Ülkeye katkısı bir soru işareti. Japonlar bilim ve teknoloji üretiminde bugünkü durumlarını çok sayıda kaliteli doktora çalışmasına borçlu olduklarını söylerler.   
Bu arada, Millî Eğitim Bakanlığı öğretmenlik bölümlerini tercih edenlere yurt ve burs garantisi vereceğini açıkladı. Bu, geleceğin öğretmenlerini belirlemek için sağlıklı bir kriter değil. Koca bir kurumun daha üst bir ortak akla sahip olması beklenmez mi? Öğretmenlik bir kâbiliyet, vicdan ve gönül işidir. Para için yapılmaz. Fakat Türkiye’nin bugün böyle detaylarla (!) kaybedecek vakti yok. Meseleler iç içe geçmiş. Çözüm ve karar mercileri de kamuoyu önünde mavi boncuk dağıtmayı devlet aklı zannediyor. Öğretmenlik kavramından koca Bakanlık ne anlıyor acaba?
Çözüm?

İlkokuldan üniversiteye milyonlarca hocaya ihtiyacımız var, öz-saygısını muhafaza eden, gönlünü öğrencisine açan, onda kendini gören. Dolayısıyla, sürekli yenilenme ihtiyacı duyan, her dem taze kalmaya çalışan, düşünen, yazan, okuyan. Sınıfa her defasında heyecanla, duayla yürüyen. Öğrencisini Türkiye’nin dar kalıplarına hapsetmeyen, dünyanın huzuruna hizmet etsin diye aydınlatan. Bu hocalar yetiştirilmez aslında, vicdanıyla yüzleşme cesareti gösteren her öğretmenimiz öyle bir hoca olur zâten.

9 Eylül 2014 Salı

9 EYLÜL: İZMİR'İN KUTLU GÜNÜ



9 Eylül…
Türk Tarihi’nin en şanlı evresini oluşturan “Zafer Koşusu”nun Kordon rıhtımında
sona erdiği, istilâcı emperyalizme son darbenin vurulduğu kutlu gün…

*
  I.Dünya Savaşı’nı kazanan İtilâf Devletleri’nin, Osmanlı İmparatorluğu ile imzaladıkları Mondros Ateşkes Anlaşması(30 Ekim 1918)’nın ardından, topraklarını işgal etmeye başladı. İtilâf Devletleri’nin savaş sırasında bir sırtlan payı gibi paylaştığı Gizli Antlaşmalar doğrultusunda başlayan işgallerini, yöneticiler sessizce boyun eğerek karşıladı. Çünkü işgallere geçici gözüyle bakılıyordu. Paris Barış Konferansı’nda İngiltere’nin bin yıllık Yunan Megalo İdeasını gerçekleştirdiği, kara gün 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgali, bu sanının doğru olmadığını kanıtladı. İzmir’in işgali yurtta büyük tepki yaratırken, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz için tehlike çanları çalmaya başladı. Oralarda da Pontus Rum Devleti ve  Ermenistan’a katılacak 6 Eyalet tasarılarda yer almıştı. Bu olayla başlayan Kuvayı Milliye Hareketi; Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkmasıyla; mitingler, dernekler,  kongrelerle  ulusal bütünlüğü sağlayıp, Millî Mücadele’yi başlattı.
Bu süreçte arka arkaya kazanılan I.İnönü, II.İnönü, Aslıhanlar-Dumlupınar Savaşlarıyla eldeki imkânlar erimeye başlayınca, Kütahya-Eskişehir Savaşlarında ordumuz geri çekilmek zorunda kaldı. Türk Tarihi’nin Kanije ve Çanakkale’den sonra en önemli savunma savaşı Sakarya boylarında yapıldı. Sakarya Meydan Savaşı ile düşman ilerleyebildiği son noktada durdurulup, yurdun kurtarılması yolunda önemli adımlar atıldı. Bir yıllık hazırlıktan sonra ordumuz eğitim ve araç-gereç yönünden saldırı yapacak duruma getirildi.

 26 Ağustos 1922 sabahı titizlikle hazırlanan taarruz plânı uygulamaya konuldu.
*26-30 Ağustos 1922’de yapılan “Büyük Taarruz”, Millî Mücadele’nin son evresidir.
*30 Ağustos günü Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat yönettiği 
“Başkomutanlık Meydan Muharebesi”nde bir gün içinde Yunan ordusunun en önemli bölümü etkisiz hale getirildi. Beş gün içinde, taarruz plânı başarıyla uygulanıp, zaferle sonuçlandı.
31 Ağustos günü Başkomutan Mustafa Kemal Paşa,
Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa,
Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa,
Ordu Komutanları Yakup Şevki ve Nurettin Paşa’ları karargâhını kurduğu
Çalköy’de toplayarak, kaçabilen Yunan kuvvetlerinin hızla takip edilmesini ve İzmir ile dolaylarındaki kuvvetleriyle birleşmemesi için üç koldan Ege’ye yayılmalarını bildirdi.
1 Eylül’de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ordulara bir bildiri yayımlayarak şu tarihi emrini verdi:
“Bütün arkadaşlarımın Anadolu'da daha başka meydan muharebeleri verileceğini göz önüne alarak ilerlemesini ve herkesin akıl gücünü, yiğitlik ve yurtseverlik kaynaklarını yarışırcasına esirgemeden vermeye devam eylemesini isterim. Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!..”
(O zaman Ege’ye Akdeniz deniyordu.1934’te Ege adı verildi.)
Böylece düşmanın sonu belirlenmiş oldu. Çalköy’de verilen bu tarihi emir üzerine;  İzmir’e ulaşmak için Mehmetçik hızla öne atıldı. Öyle hızlıydı ki, komutanları dinlemiyor, bir an önce varmaya çalışıyordu. Bu hızla Başkomutanın savaş öncesinde belirlediği 15 günlük süre, 14. gün tamamlandı…
31 Ağustos’ta başlayan amansız takip sonunda Türk kuvvetleri 2 Eylül’de yıkıntılar haline gelmiş Uşak’a girdi. Burada Yunan Ordusu Başkomutanı General Trikopis tutsak edildi.
Takip Harekâtı insan üstü bir hızla ilerledi. Türk askeri dinlenmek ve uyumak istemiyordu. Çünkü kurtardığı her kasabanın, köyün, şehrin Yunanlılar tarafından yakıldığını, bölgedeki Türklerin de acımasızca katledildiğini görmekteydi.


9 Eylül günü I. Kolordu Kemalpaşa’ya, II. Kolordu Manisa’ya, IV. KolorduTurgutlu’ya ulaştı. Kuzeyde Kazancıbayırı’nda Yunan mevzilerine taarruz eden III. Kolordumuz düşmanı atarak Bursa’ya ilerledi.
Türk süvarileri 3 yıl, 3 ay, 25 gün yas çeken İzmir halkının sevinç göz yaşları arasında, 9 Eylül sabahı İzmir’e girdi. Ahmet Zeki (Soydemir) komutasındaki 2. Süvari Fırkası ve hemen ardından Mürsel (Bakü) komutasındaki 1.Süvari Fırkası, ardından Kurmay Albay Suphi (Kula) komutasındaki 15. Süvari Tümeni, üç ayrı koldan İzmir’e girerken, birkaç yerde hafif ateşle karşılaşmaktan başka bir olay olmadı. Kordon’dan geçerken bir İngiliz birliği tarafından selamlandı. Türk bayrağıYüzbaşı Şerafettin (İzmir),Teğmen Ali Rıza (Akıncı) ve Teğmen Hamdi (Yurteri) tarafından Hükûmet Konağı’na, Yüzbaşı Fikret (Yüzatlı) tarafından Sarı Kışla’ya, Üsteğmen Selâhattin (Selışık) tarafından Kordon’daki postahaneye,  Takım Komutanı Teğmen Celil, Üsteğmen Arif ve Yedeksubay Besim tarafından Kadifekale’ye, Binbaşı Zekai (Kaur) ve Bombacı Ali Çavuştarafından Karşıyaka’ya çekildi.
I. Süvari Tümeni Komutanı Mürsel Paşa bir Fransız harp gemisi telsizi vasıtasıyla, İzmir’e girildiğini Ankara’ya bildirdi. İzmir’de Türk halkının sevinci o kadar büyüktü ki, askerlerimizi sevgi sağnağıyla karşıladı.
Başkomutan, İzmir’in kurtuluşunu  ordulara şu tarihi mesajla bildirdi:
“İlk verdiğim Akdeniz hedefine varmakta orduların gösterdiği gayret ve fedakârlığı hürmet ve takdirle anarım. Elde edilen büyük muzafferiyetin yapıcısı olan kıymetli arkadaşlarıma en içten teşekkür ve tebriklerimi bildiririm. Orduların bundan sonra verilecek hedeflerin alınmasında da aynı fedakârlık yarışmasını göstereceklerine inancım tamdır”. 
Başkomutan, İcra Vekilleri Heyeti Başkanı Rauf Bey'e gönderdiği telgrafta, genel durumu bildirdi:
“Birliklerimiz İzmir doğu sırtlarında düşmanın son direnişini kırdıktan sonra bugün mağlup düşmanla beraber İzmir'imize zaferle girdik. Ben yarın öğleden itibaren İzmir'de bulunacağım.”
9 Eylül günü Menemen yakılmadan kurtarıldı. Seydiköy  kuvvetlerimizin eline geçti. Akıl almaz bir hızla ilerleyen piyade birlikleri de bir gün sonra Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ile birlikte İzmir’e girdi.
*


      18 Eylül 1922 tarihine kadar yapılan Takip Harekâtı ile bütün Batı Anadolu’daki Yunan askerleri sınırlarımız dışına çıkarıldı. Takip Harekâtının başarı ile sonuçlanması, yalnız Batı Anadolu’yu savaşmadan Yunanlılardan temizlemekten ibaret değildi. Türk ordusunun yaptığı bu harekât ile İzmit bölgesinden İstanbul Boğazı’na, Balıkesir bölgesinden Çanakkale Boğazı’na kadar, diğer stratejik hedefler de büyük bir ustalıkla İtilaf Devletleri’nin işgalinden barış yoluyla kurtarıldı.
Takip HarekâtıTürk ordusunun kahramanlığı yanında askerî ve siyasî alanda gösterdiği yüksek sevk ve idare ile birlikte kudret ve kabiliyetini de ispat eden büyük bir eserdir.
İzmir’in Kurtuluş sevinci vatan ve İslâm Dünyası’nı sararken, 13 Eylül Çarşamba günü, Ermeni mahallesinde üç ayrı yerde alevler fışkırmaya başladı. Öğle saatlerine doğru rüzgârın da hızlanmasıyla alevler kentin önemli bir bölümünü sardıı. İzmir itfaiye örgütü olanca gücüyle yangını söndürmek için uğraş vermesine karşın, yangın denetim altına alınamadı. 15 Eylüle kadar aralıksız devam eden yangın, bu tarihte kontrol altına alınıp, 18 Eylül günü tamamen söndürülebildi.
Yangında İzmir'in önemli bir bölümü yok olup, 20-25 bin civarında yapı yandı. Alan olarak, İzmir'in 2 milyon 600 bin metrekarelik yerleşim parçası yok oldu. Bu alan Türk mahalleleri dışında kalan kent parçasının dörtte üçüydü. İzmir'i İzmir yapan önemli öğelerden birisi olan I. ve II. Kordon da büyük tahribata uğrayıp, eski İzmir'den sadece şehrin kenarları ve ortada tamamı yanmış koca bir delik açıldı.
Bu felaketten başka, Kurtuluş Savaşı sonrasında İzmir'de büyük bir nüfus boşalması oldu. Bu göçle birlikte, İzmir'in bütün ticaret ve sanayii durdu. Kentin zenginliğini sağlayan sermaye de kenti terk etti. Savaş sonrası İzmir'ine baktığımız zaman, boş, terk edilmiş ve yanmış bir kenti görürüz. İzmir’in bu küllerinden daha sonra Millî İzmir doğdu…
*
*İzmir’in Kurtuluşu’nun Önemi
-Türk Ordusunun kazandığı bu zafer, Mudanya Ateşkes Antlaşması’na giden süreci başlattı. Türkiye, 11 Ekim 1922 tarihli Mudanya Ateşkes Anlaşması’ndan sonra 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nı imzaladı.
-Böylece Türk milleti, varlığını bütün dünyaya, savaşarak kabul ettirip, bağımsızlığını kazanmış oldu.
-İstanbul’un Fethinden sonra Fatih’in dediği gibi, Mustafa Kemal Paşa da;“Truva’nın öcünü aldık!..” dedi.
-Zafer, öldü sanılıp mirası paylaşılan bir milletin, güven duygusunu yükseltti,ulusal bilinç ve yeteneğini diriltti.
-Yeni Türk Devleti’nin çağdaşlaşma yolundaki girişimleri burada başlatıldı.(İzmir İktisat Kongresi)
-Kuzey Ege ve Marmara Bölgesi savaşsız geri alındı. Boğazlar, Musul, Hatay dışındaki Misak-ı Millî sınırı yeniden çizildi. Musul dışındaki yerler, daha sonra görüşmelerle geri alındı.
-Anadolu’nun ebedî Türk yurdu olduğu bir daha kanıtlandı. Malazgirt veMiryokefalon’u tamamlayan bir halka oldu.
-Asi diye küçümsenen bir Türk, üç yıllık kavga sonunda, görünüşte Yunanlıları yendi, ama gerçekte İngiltere Hükûmeti ve ünlü Başbakanı Lloyd George’u dize getirmişti. Bir Makedonyalı, bir Kelt’in sırtını yere getirmişti.
-Yunanistan’da İhtilâl çıktı, Venizelos yönetimi ele geçirdi.
-Türk milleti, Avrupa emperyalizmine şöyle diyordu: “Buraya kadar… Artık daha öteye gidemezsin!”
-Bayrağın bir milletin onuru olduğu için çiğnenmemesi gerektiği  dersi, İzmir’de  tüm Dünyaya verildi.
***


*İzmir'de Düşman Bayrağına Saygı
Aynı gün öğleden sonra bir atın kuyruğuna bağlanmış yerde sürüyen Yunan bayrağını görünce "Bayrağı ters taşıyabilirler fakat; yerde süründürmesinler, bu bizim adetlerimize yakışmaz" diye haber gönderir ve bayrak atın kuyruğundan kaldırılır.
Daha sonra Mustafa Kemal yanına yazar Ruşen Eşref'i ve yaverlerini alarak otomobiline biner, biri otomobilinin önünde diğeri arkasında yer alan iki kısraklı süvari bölüğünün arasında, Konak Meydanı'ndan Karşıyaka'da onu konuk etmek için hazırlanmış eve gitmek üzere ayrılır.
Karşıyaka'daki kalacağı eve geldiğinde evin mermer taraçasına çıktıktan sonra kapının önüne ipek bir Yunan bayrağı serilmiştir. Üzerine basılacak bir yol halısı gibi yayılmıştır. Kadın ve erkek orada bulunan İzmirliler:
“Buyurunuz geçiniz.... Bizim öcümüzü yerine getiriniz. Yabancı kral bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti. Siz lütfedin, bu karşılıkla o lekeyi silin! Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir”diye yalvarıyorlardı. Mustafa Kemal yerde serili bayrağın önünde durur, ağlayarak yalvaran kadın ve erkeklere tatlılıkla bakarak;
“O geçmişte kötü etmiş. Bir milletin istiklalini temsil eden bayrak çiğnenmez. Ben onun hatasını tekrar edemem” der. Bayrağı kaldırtır ve bembeyaz mermerlere basarak içeri girer.


* Atatürk İzmir Hemşehrisi

İzmirliler Atatürk'e 14 Eylül 1922 tarihinde hemşehrilik teklif edince, Atatürk tarafından kabul edilir. Atatürk, 24 Eylül 1922 tarihinde yazdığı mektupta:
“İzmir Muhterem Hamiyetli Ahalisine
İzmir Belediye ve Yönetim Meclisleri aracılığı ile bana İzmir Hemşehriliği sanı verildiğini öğrendim. Ülkemizin Akdeniz'e karşı ışığı olan, düşman işgalinden kurtulması için bütün ülkeyi seve seve yıllarca sıkıntılara sürüklemiş bulunan İzmir'imizin hemşehrileri arasında sayılmak bana sonsuz bir sevinç ve övünç olmuştur.
Bundan yaklaşık üç yıl önce İzmir felaketi ile yüreği en büyük üzüntü ve aynı zamanda en güçlü bir inanç kararlılığı ile çarpmış; başladığımız bağımsızlık savaşında bana en güçlü umutları vermiş olan yiğit Erzurum halkı da beni hemşehrileri arasına almakla ödüllendirmiş oluyordu.
Bana ulusal savaşımızın, önemli bir girişiminin başlangıcını anımsatmakta bulunan Erzurum hemşehriliğine, savaşımızın zaferini müjdeleyen İzmir hemşehriliğini ekleyerek, değerli bir ödül vermiş  İzmirli hemşehrilerime sevgi ve bağlılıkla teşekkürlerimi sunarım. İzmir'in acılarını gidermek için genel görevlerimizin verdiği zorunluluktan başka özel ve içten bir ilgi ile çalışmak, benim için bir ülkü olacaktır.
Hepinize selam ve sevgi hemşehrilerim" der.
*

*9 Eylül Süvariler Günü

26 Ağustos 1922'de başlayan ve 30 Ağustos günü zaferle sonuçlanan Büyük Taarruz'da, Türk Süvarilerinin Çevirme Harekâtı ve 9 Eylül 1922'de İzmir'de son bulan Takip Harekâtı, Kurtuluş Savaşımız’da çok önemli bir yer tutar.
9 Eylül 1922'de Yüzbaşı Şerafettin komutasında İzmir'e giren Süvari birliğimizin Hükümet konağına bayrağımızı çekişi yıllardır hafızalardan silinmemiştir.
Bu başarının anısına 9 Eylül, “Süvariler Günü” olarak, başta emekli süvarilerimiz olmak üzere büyük illerimizde törenlerle kutlanmaktadır.

 *Kaynakça
-Ergun Aybars : Türkiye Cumhuriyeti Tarihi-I, s.334-341, İzmir-1984
-Hamza Eroğlu : Türk İnkılâp Tarihi, s.252257,  İstanbul-1982
-Kâzım Özalp : Millî Mücadele-I, s.233-236, Ankara-1988
-Lord Kinross : Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu-II, s.507-510, İstanbul-1966
-Selâhattin Tansel : Mondrostan Mudanya’ya Kadar, C.IV, 161-197, İstanbul-1991
-Şevket Süreyya Aydemir : Tek Adam, C.II, s.619, İstanbul-1971
-Türkmen Parlak : Yunan Ege’den nasıl Gitti?, s.184-535,  İzmir-1983

2 Eylül 2014 Salı

MİLLİYETÇİLİK ÜZERİNE KARALAMALAR – MİLLİYETÇİLİK KAVRAMLARI

      Yazının başında belirtmem gerekirse bu yazıyı yazmada en önemli faktör Ernest Gellner’in “Uluslar ve Ulusçuluk” isimli eserinin zihnî dünyamda sarsıcı bir etki yaratmasıdır.

     İtiraf etmeliyim ki bahsî geçen eserin zihnî dünyamda kesinlikle karşılığı yoktu ve açıkçası gerek Avrupa tarihi ve düşüncesine yeterince vakıf olmamam gerekse eski ve yeni batılı milliyetçilik literatürünü[1] okumamış olmam sebebiyle eseri anlamakta zorlanıyordum. Batılı milliyetçilik literatürüne atılan bu ilk adım fazlasıyla sancılı olmuş, Benedict Anderson, Anthony Smith, Eric Hobsbawm’la devam eden müteakip okumalarım iç sıkıntılarımı daha da arttırmıştı. “Zâhiren basit ve herkesçe mâlûm gibi görünen" milliyetçilik, "bâtınına girdikçe çetin bir problem hâline gelir” [2] diyen merhum Rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun işaret ettiği yerdeydim; ama henüz milliyetçiliğin bâtınının sadece kıyısındaydım.

“     Mensup olduğum millet modernitenin veya bir tür yanlış bilinçlenmenin ürünü müydü?”, “Türk milleti, devlet ve elitler eliyle icat ve inşâ mı edilmişti?”, “Okuduğum/öğrendiğim tarih bir avuç milliyetçi elitin maziden seçerek dönüştürdüğü olgulardan ibaret koca bir yalan mıydı?” gibi beynimi kemiren ve acil cevap bekleyen ilk sorular, milliyetçiliğin şahsım için akademik bir ilgi alanı değil de inanç meselesi olması dolayısıyla, ilmî arayıştan ziyade ideolojiye/inanca/imana taalluk ediyordu.

     Bizzat bir Türk milliyetçisi tarafından yazılmış olup milliyetçilik kuramlarıyla hesaplaşan bir başvuru kaynağı maalesef yoktu. Konuyla ilgili bir takım yerli makale ve kitaplar bulmak mümkündü lakin birkaç istisna hariç pek çoğu zikredilen yabancı araştırmacıları tasvir ve tekrar etmekten öte bir orijinallik taşımadıkları için ancak konunun biraz daha anlaşılır olmasına yardım ediyorlardı. Milliyetçilik, Mustafa Çalık’ın Türkiye Günlüğü’ndeki muhteşem tanımlamasında işaret edildiği üzere, hakikaten "telaffuzu kolay, grameri zor bir dil”di[3].

     Düşünce dünyası tarumar olmuş bir üniversite öğrencisi olarak, çareyi rahmetli Durmuş Hocaoğlu’na danışmakta bulmuş, konuyu kendisine açarak yardım istirham etmiştim. Merhum, milliyetçilik-modernleşme ilişkisinden modernist milliyetçilik teorilerine, tarihte bir Türk milletinin mevcudiyeti probleminden primordiyalist teorilere kadar bitip tükenmeyen sorularımı sabırla cevaplamış ve daha sonra diğer okuyucularının da faydalanması için bu yanıtları sistematize ederek Yeniçağ Gazetesi’ndeki köşesinde 36 yazılık bir dizi hâlinde neşretmişti[4]. Büyük mütefekkire adeta son bir liman gibi sığınmış, ruhu şâd olsun merhum yıkılan zihnî dünyamı adeta yeniden inşa etmişti.

     Milliyetçilik kuramları ile ilgili bu ilk şoku merhumun himmetiyle atlatmış, daha soğukkanlı ve ciddi bir kavrayış kazanmış ve nihayet söz konusu teorilere fazla bulaşmadan tezimi zamanında tamamlayıp hocalarıma teslim etmiştim[5] fakat o tarihlerde zihnime atılan bazı düğümler hem akademik hem de ideolojik kaygılarla beni meşgul etmeye devam etmiş, peşine düştüğüm sorular zamanla çoğalıp yayılmıştı. Bu yazının devamında ve gelecek bir kaç yazıda genel olarak milliyetçilik ama ağırlıklı olarak Türk milliyetçiliği ile ilgili bu soruları mümkün olduğu ölçüde sistemli bir şekilde arz etmek; Türk milliyetçiliği üzerine yapılacak ilmî araştırmalarda, fikrî eksersizlerde ve kalem tecrübelerinde takip edilmesi gereken metodolojiye dair şahsî fikirlerimi problematik bir tarzda serdetmek ve Allah nasip ederse daha sonra “İzahlı ve Seçilmiş Bir Türk Milliyetçiliği Bibliyografyası” hazırlamak niyetindeyim.

     Milliyetçilik Kuramları

     “Milliyetçiliğin” ve tabiî olarak “milletin” sosyal bilimlerin en karmaşık ve tartışmalı konularından biri olduğunu ifade etmiştik. Bugüne kadar araştırmacıların üzerinde ittifak tesis ettikleri genel geçer bir tanımın dahi yapılamamış olması konunun inceliğini göstermesi bakımdan öğreticidir. Milliyetçilik kuramları bağlamında millet ve milliyetçilik ile ilgili tartışmalara ve problem alanlarına kısaca temas etmenin isabetli olacağı kanaatindeyiz.

     Milliyetçilik kuramlarında umumiyetle primordialist (ilkçi) ve modernist olmak üzere iki yaklaşımın varlığı kabul edilir. Umut Özkırımlı, Anthony D. Smith’in başını çektiği ve ilkçi sayılan orta yolcu bir grubun ise aslında ilkçilerden farklı bir yaklaşımı temsil ettiğini söylemekte ve bu sebeple etno-sembolcüler adı altında üçüncü bir grup olarak tasnif edilmelerini teklif etmektedir[6]. İlkçiler, milliyetçi tarihçiler ve bizatihi milliyetçiler millet olgusunu tarihin bilinmeyen dönemlerinden günümüze kadar değişmeyen bir süreklilik dâhilinde ele alırlar. Modernistler, millet ve milliyetçiliğin modernite ile birlikte ortaya çıktığını iddia ederler ve modern merkezî devlet, sanayi devrimi, kapitalizm, kentleşme, elitler, matbuatın gelişimi, örgün eğitimin yaygınlaşması, Fransız İhtilâli, Alman İdealizmi gibi olguları öne çıkararak milliyetçiliği açıklamaya çalışırlar. Etno-sembolcüler, ilkçiler ve modernistler arasında bir orta yol bularak modernitenin millet ve milliyetçilik üzerindeki tayin edici etkisi yanında modern milletlerin tarihî etnik çekirdekler üzerinde oluştuğunu savunurlar.

     Milliyetçilik kuramları; milliyetçiliğin ilk önce nerede ve ne zaman ortaya çıktığı, milliyetçiliğin ortaya çıkışını hazırlayan şartlar ve sebepler, milletlerin etnik/tarihî kökenleri, milliyetçilik ve modernleşme ilişkisi, milletlerin milliyetçiler/devlet eliyle inşâ edilen bir icat olup olmadığı, milletlerin mi devleti kurduğu yoksa devletin mi milleti inşâ ettiği/yarattığı, tarihî olarak milliyetçiliğin mi yoksa milletin mi önce olduğu gibi problemler üzerinde odaklaşmaktadır. Tarihî olarak milliyetçiliği milletin önüne koyan Ernest Gellner[7] ve “Hayalî Cemaat” tanımlamasıyla ilginç bir yaklaşım ortaya koyarak kuramında matbuat sektöründe kapitalizmin doğuşunu öne çıkaran Benedict Anderson[8], söz konusu problemler çevresinde kendi milliyetçilik kuramlarını geliştirerek en çok tartışılan iki modernist olmuşlardır.

     Millet ve milliyetçilik konusunun mahiyeti icabı multidisipliner bir yaklaşımı gerektirmesi ve bunun ise bir kişinin uzmanlık alanın çok çok üstünde bir bilgi birikimini icap ettirmesi, araştırmacıların bütün milliyetçilik türlerini açıklayacak genel kuramlar oluşturmaya çalışması, Avrupa merkezci bir yaklaşımın bilhassa modernist milliyetçilik araştırmalarına hâkim olması, araştırmaya konu olan herhangi bir özel milliyetçiliğin geliştirilen kurama uydurulması amacıyla çoğu zaman kendi tarihî bağlamından koparılarak açıklanması yani gerçekliğin kurama feda edilmesi, bazı hâllerde kuramı desteklemek için seçilen örnekler hakkında kuramcının bilgi eksikliği gibi bir takım metodolojik problemler milliyetçilik kuramlarının en zayıf tarafını teşkil etmektedir. 

     Millet ve milliyetçilik hemen her toplum için geçerli evrensel kavramlardır fakat tabiî olarak farklı toplumlarda, farklı kültürlerde, farklı coğrafyalarda çok değişik ve özgün örnekler ortaya koymaktadır. Benedict Anderson bu hususun sosyal bilimciler açısından oldukça sinir bozucu olduğunu ifade etmektedir. Avrupa merkezci bir yaklaşımla hareket eden ve bu yaklaşım sebebiyle zarurî olarak dünyadaki bütün millet ve milliyetçilik tipolojilerini kapsayacak genel geçer bir milliyetçilik kuramı inşâ etmeye çalışan araştırmacılar, Avrupa dışı toplumlardaki milliyetçilik örneklerinin farklılıklarını görmezden gelerek geliştirdikleri kuramları buralara uygulamaya çalışmakta ve ilginçtir ki bu yaklaşım batı dışı toplumların aydınlarınca da kabul görmekte ve onlar da milliyetçiliği tamamen batıdan ithal bir meta gibi mütalaa etmektedirler. Türkiye’de de modernist nazariyelerin geçerliliğini tartışmasız kabul eden ve modernleşme kuramı çerçevesinde hazırlanan onlarca tez, kitap, makale mevcuttur. Oysa artık gerek Avrupa merkezci yaklaşımlar, gerekse tek bir açıklayıcı modele istinat eden nazariyeler ilim dünyasında ciddi tenkitlere uğramakta, ilimde kanunların ve teorilerin değil ancak açıklayıcı varsayımların olabileceği ifade edilmektedir. Böyle bir anlayışın sosyal ilimlerde kemikleşmiş milliyetçilik aleyhtarı ön yargıların kırılması, farklı milliyetçilik tipolojilerine daha barışık bir tavır sergilenmesi ve batı dışı toplumların tarihî tecrübelerinin, değerlerinin ve kurumlarının özgünlüğünün baştan imkân dışı bırakılmaması için uygun bir zemin oluşturacağını umut edelim.

      Aile, devlet ve benzeri kurumların şeklî olarak evrensel olmasına, her toplumda aile ve devlet kurumuna tesadüf edilmesine karşılık her milletin/kültürün bu kurumların içeriğini kendi tarihî tecrübeleriyle doldurarak özgün bir model vücuda getirmesi, hiçbir milletin aile ve devlet modelinin başka bir milletin modeliyle tam olarak örtüşmemesi gibi millet ve milliyetçilik olguları da milletten millete farklılıklar arz eder. Milliyetçilik araştırmalarının nihaî hedefi farklı milliyetçilik tiplerinin benzer noktalarını üst üste yığarak genel bir milliyetçilik nazariyesi meydana getirmek olmamalı aksine benzerlikler kadar farklılıkları ve özgünlükleri ortaya çıkarmak olmalıdır. Bir milletin tarihî tecrübesinin, kültürünün, devlet ve toplum anlayışının, dinî inancının, halk inançlarının, örf ve adetlerinin, insan ve dünya tasavvurunun, tarih felsefesinin, farklı toplum ve medeniyetlerle münasebetlerinin, savaşlarının, muâsırlaşma çabalarının vs. millet ve milliyetçilik anlayışına nasıl etki ettiğini araştırmak ve bu vadide bir modellemeye gitmek şahsî kanaatimize göre daha doğru bir yöntem olacaktır.

     Muhtelif zaaflarla malûl olmasına rağmen millet ve milliyetçilik olgularını anlamaya yönelik elimize oldukça zengin malzemeler veren batılı milliyetçilik literatürünü külliyen inkâr etmemiz mümkün değildir. Bu itibarla her hâl ü kârda okunması, bilinmesi, istifade edilmesi elzem olan, belli noktalarda modern Türk milliyetçiliğinin anlaşılması için teorik karineler sunan bir kaynak hükmündedir. Meselâ Türk milliyetçiliğinin modernleşme süreci ile münasebetleri pek çok açıdan izaha muhtaçtır. Bu bağlamda modernist milliyetçilik teorilerinin öğretici ve belli noktalarda açıklayıcı olacağı aşikârdır.


KAYNAKÇA:


[1] 19. Yüzyılın son çeyreğinden başlayarak günümüze kadar gelen bu oldukça zengin literatür içinde maalesef dilimize tercüme edilen eser sayısı çok azdır. Bazı tercüme eserleri ise orijinal dilinden okuyup anlamak, mütercimin sosyal bilimler formasyonu dışından gelmesi yahut uydurukça diye tabir edilen ne idiğü belirsiz bir lisan ile tekellüm etmesinden dolayı daha kolay olmaktadır.

[2] Durmuş Hocaoğlu, “Cumhuriyet Dönemi Türk Milliyetçiliği ve Batı Milliyetçilik Gelişmeleri”, Türk Ocakları Yüzyıllığı., Türk Yurdu Yayınları, Ankara 2000, s. 59.

[3] Türkiye Günlüğü, S. 50, 1998.

[4] Söz konusu yazı dizisi 30 Ocak 2004 tarihinde başlayıp 20 Nisan 2004 tarihinde tamamlanmıştır. Merhum daha sonra, dizideki yazıları dipnotlandırıp tek bir “pdf” dosyasında toplamıştı. Arzu eden dostlarımıza söz konusu “milliyetçilik dosyasını” e-posta yoluyla gönderebilirim.

[5] Arzu eden dostlarımıza, yıllar geçtikçe giderek daha naif ve çocuksu bulduğum bu tezi “pdf” olarak e-posta yoluyla gönderebilirim.

[6] Umut Özkırımlı, Milliyetçilik Kuramları Eleştirel Bir Yaklaşım, (Doğu Batı Yayınları), 3. Baskı, Ankara 2009.

[7] Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, Çev. Büşra E. Bahar/Günay Özdoğan, (İnsan Yayınları), İstanbul 1992.

[8] Benedict Anderson, Hayali Cemaatler Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, Çev. İskender Savaşır, (Metis Yayınları), İkinci Basım, İstanbul 1995.

ÇAĞDAŞLAŞMA LİDERİ ATATÜRK

     Kurtuluş Savaşı’nı ve yeni Türk Devleti’nin kuruluşunu takiben toplumumuzda çağdaşlaşma, en önemli ve acil ihtiyaç halinde belirmişti.
     Atatürk’ün daha Kurtuluş Savaşı esnasında ve özellikle Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasını izleyen yıllarda, hemen bütün konuşmalarında “uygarlık ve çağdaşlaşma” kavramları üzerinde önemle ve ısrarla durduğu görülür. Bunu söylemekten maksadım, Millî Mücadele’nin başından itibaren uygarlık ve çağdaşlaşma probleminin de her an, yeni Türkiye’nin gündemine girmek üzere sıra beklemekte olduğunu belirtmek içindir.
     Atatürk Türk toplumunda, çağdaşlaşmayı her şeyden evvel bir “hayat davası”, bir “var olma mücadelesi” kabul etmektedir. Zira “medeniyet yolunda ilerlemek ve muvaffak olmak, var olmanın şartıdır.” Atatürk’e göre: “Dünyada her milletin varlığı,kıymeti, hürriyet ve istiklâl hakkı, ancak gösterdiği ve göstereceği medenî eserlerle orantılıdır. Medenî eser vücuda getirmek kabiliyetinden mahrum milletler, hürriyet ve istiklâllerinden soyunmağa mahkûmdurlar.”
     İşte bu gerçekçi düşüncelerin ışığında, Kurtuluş Savaşını takiben çağdaşlaşma, Türk toplumu için kaçınılmaz bir ihtiyaç halinde idi. Diğer taraftan Lozan’da bağımsızlığını onaylatan yeni Türk Devleti’ni bütün dünya, çağdaş nitelikleriyle görmek, çağdaş nitelikleriyle benimsemek istiyordu. Büyük Önder bu gerçeği gördüğü içindir ki: “Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün gayretimiz Türkiye’de asrî, batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edip de batıya yönelmemiş millet hangisidir?” sözleriyle, çağdaşlaşma özlemini dile getiriyordu.
     O halde ne yapılacaktı? Yapılacak iş şu idi: Çağdaş milletler, çağdaşlık niteligini, her türlü dogmatik unsurdan sıyrılarak ancak ilim ve fen kurallarını kendilerine rehber edinerek kazanmışlardı. O halde, Türk milletine de her sahada yol gösterecek, onu çağdaş uygarlık seviyesine ulaştıracak tek rehber, ilim ve teknik idi.
     Büyük Önder, bu düşüncelerini şöyle özetlemektedir: “Gözlerimizi kapayıp yalnız yaşadığımızı farz edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp cihan ile alâkasız yaşayamayız. Bilâkis ileri, medenî bir millet olarak uygarlık sahasının üzerinde yaşayacağız. Bu hayat, ancak ilim ve fen ile olur. ilim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız.İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.” İşte, Atatürk’ün bize, çağdaşlaşmanın yolunu ve yöntemini gösteren ölmez sözleri…
     Millî Kurtuluş’tan sonra, toplumumuzu ve sosyal bünyemizi tasvir eden bir tablo çizmek gerekirse, bunun pek de iç açıcı olmadığı görülür. Ama bütün bu güçlüklere rağmen, çağdaş bir toplum yaratmakta Atatürk’ün nasıl çırpındığı, nasıl olağanüstü bir gayret sarfettiği hepimizin malûmudur.
     Atatürk çağdaşlaşma hareketini başlattığı, büyük inkılâplarına giriştiği zaman Türk toplumu -asırların ihmali olarak- batıdan çok gerideydi. 1925’lerde yaptığı bir konuşmada bunu, kendisi de söyler: “Birbirimizi aldatmayalım! Medenî dünya çok ilerdedir. Buna yetişmek ve o medeniyet dairesine dahil olmak mecburiyetindeyiz” der. O yıllarda batı medeniyeti ile aramızdaki mesafe büyüktü. Özellikle iktisadî hayatımız çağdaş ölçülerden çok uzaktı. Ölüm kalım savaşından çıkmış, mâlî kapitülasyonları henüz üzerinden atmış bir memlekette ekonomi büyük bir hamleye muhtaçtı. Hukuk düzenimiz şeriat esaslarına, Mecelle’ye dayanıyordu. Oysa ki günün gereklerine uygun lâik bir hukuk düzeni getirmek, bu amaçla yeni kanunlar yapmak ve uygulamak gerekiyordu. Maarifimiz, kültür hayatımız esaslı bir inkılâba ihtiyaç gösteriyordu. Geniş kitle okuldan, eğitimden nasibini almamıştı. Toplumu asrın gereklerine göre ilerletebilmek için ilmin ve tekniğin ışığında lâik ve millî bir eğitim sistemine ihtiyaç vardı. Okuma yazma bilenlerimiz yok denecek kadar azdı.
     Ancak bütün bu eksiklere, bütün bu güçlüklere rağmen Atatürk görmüş ve sezmiştir ki uygarlık savaşında her şeyden önce esas ve önemli olan, çağdaşlaşmayı önleyici düzeni ortadan kaldırmak, yerine insanca yaşamanın yollarını açan lâik ve demokratik bir toplum düzeni kurmaktır. Bu bakımdan Atatürk devrinde Türk toplumunun çeşitli kurum ve kuruluşlarında yapılan her inkılâp, temelde, düşüncelerde yapılan inkılâba dayanmaktadır. Atatürk İnkılâbı, aslında bir “düşünce inkılâbı”, bir “zihniyet inkılâbı”dır. Topluma hâkim olan fikirlerin, görüşlerin ve davranışların dogmalardan kurtularak akıl ve mantık çizgisinde yön değiştirme inkılâbıdır.
     Türkiye’yi çağdaş uygarlık seviyesine en kısa zamanda ulaştırmayı amaçlayan Atatürk inkılâplarının, kendisinden evvel yapılmış inkılâp hareketlerinden farkı, bunların lâik bir temel üzerine oturtulmuş olmasıdır. Tanzimat’tan, hatta daha gerilerden Atatürk dönemine kadar uzanan yenileşme çabaları, unutulmamalıdır ki, teokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde düşünülüyor, bu düzenle bağlantılı olarak gerçekleştirilmeye çalışılıyordu. Atatürk inkılâpları ise kendisine ortam ve temel olarak lâik toplum düzenini ve bu düzenin gerekliliğini kabul etmekle, kendisinden evvelki inkılâp hareketlerinden temelde ayrılır.
     Atatürk’ün çağdaşlaşma yöntemi, “az zamanda çok ve büyük işler yapmak” esasına dayanır. Atatürkçülük’te zaman ölçüsü Büyük Önder’in ifadesiyle: “geçmiş asırların uyuşturucu zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket kavramına göre” ayarlanmıştır. Bu bakımdan, çağdaşlaşma yolunda atılan her adımı kısa ve noksan görmek, her an daha uzun ve daha esaslı adımlarla ileriye yürümek, Atatürkçülüğün esasıdır. Zira Atatürk, Türk toplumunda sadece çağdaşlaşma gereğini gördüğü için değil, bu çağdaşlaşmayı en kısa zamanda gerçekleştirecek yolu gösterdiği için ve nihayet çağdaşlaşmaya engel olan etkenleri cesaretle bertaraf ettiği için büyüktür. Esasen, “Modern Türkiye’nin Kurucusu” sıfatını da bu büyüklüğünden almaktadır.
     Hayatta en hakikî yol göstericinin ilim olduğunu kabul eden Atatürkçülük, akılcılığa ve bilime verdiği değer sebebiyledir ki çağdaşlaşma yolunda bugün olduğu gibi yarın da geçerliliğini koruyacaktır. Zira ilim ve teknik rehber alınmadıkça, onun kuralları ve yöntemleri benimsenmedikçe hiçbir alanda ilerlemekten söz edilemez. Onun içindir ki Büyük Önder: “Türk milleti’nin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meş’ale müspet ilimdir” direktifiyle bize yolumuzu göstermiş bulunmaktadır.
     Türk milleti, bu aydınlık yolda, Atatürk’ün gösterdiği hedefe mutlaka erişecektir.
  

29 Ağustos 2014 Cuma

TÜRKÜN BİLİNMEYEN GÜCÜ


   

     Türkler, birçok insanlık meziyetlerini varlıklarında toplamış bir millettir. Kahramanlık, savaşçılık, teşkilatçılık gibi, dünyanın başka hiçbir milletinde bir bütün halinde görülmeyen üstün vasıflarımız yanında; güzel sanatların çeşitli dallarında ulaştığımız seviye de, bunun inkarı mümkün olmayan delilleridir.

    Dünyanın en büyük kahramanları, Türk soyunun oğulları arasın arasından çıkmıştır. Dünyanın en büyük zaferleri, Türk ordusunun eserleridir. Dünyanın, her bakımdan en büyük devletlerinin ve imparatorluklarının sahibi de Türklerdir.

    Güzel sanatların en üst basamaklarında oturmakta olan insanlar arasında Türkler az değildir. Mimarlıkta Sinan; Şiirde Yunus Emre, Nevdi ve Fuzuli; Musikide Itri ve Dede Efendi, bir millete tek başlarına şereflerin en büyüğünü sağlayacak çapta sanatçılardır.

Cihan tarihinin akışı içinde, dünyanın en büyük, en muhteşem ve en uzun ömürlü devlet ve imparatorluklarına sahip oluşumuz, bu büyük meziyetlerimizin tabii sonucudur.

     Fakat, bu büyük meziyetlerimizin neticesi olup yüzyıllarca sürüp giden dünya hakimiyetimiz, bir çok milletleri, Türk’e düşman etmiştir.Düşmanlarımızın çokluğunda, Müslümanlık-Hıristiyanlık mücadelesinde, İslamiyet’in tek başına savunuculuğunu yaparken, yüzyıllarca Hıristiyan dünyasını kabuğunun içinde bırakışımızın rolü de az değildir.

    Bu dış düşmanlarımızın yanında, bir de, iç düşmanlarımızın bulunduğu da unutulmamalıdır. Son büyük imparatorluğumuzun çöküş yıllarında ve çöküşünden sonra, eski çağlarda istila edilmiş toprakların mensuplarından olup da içimizde kalanların, yıllardan beri sürüp giden düşmanlıkları da, cemiyetimizin manevi hayatında devamlı olarak yaralar açıp durmaktadır.

     Dış ve iç düşmanlarımızın, Türk’ü vurmak için giriştikleri hareketlerde yüzyıllardan beri, ustalıkla kullandıkları bir kozları vardır. Bu, Türk’ün sıfatıdır. Doğru, mert, yiğit ve efendi Türk; hileye gerektiği derecede akıl erdiremediği için, düşmanları tarafından kolayca kandırılıp vurulmaktadır.

    Göktürk çağının düşmanı Çinli, o ulu ataları, güzel Çinli prensesleri, ipeği vesairesiyle kandırıp vurmuştu. Selçuklular ve Osmanlılar devrinde bu cins hilelerin en tehlikelileri, dini elbiseye büründürülerek Türk’ü uyutmak şeklinde yürütüldü. Tanzimat sonrasının sıkıntılı ve tehlikeli yıllarında ortaya çıkan <ittihad-ı anasır> dolması da; saf, temiz ve hileye akıl erdiremeyen Türk’ü, neredeyse, son devletini kaybettirecek hale getirecekti.

    Tarih; düştüğümüz büyük sıkıntılar ve tehlikeler sırasında, <Oğuz Kağan> ve <Ergenekon> destanlarındaki yol gösterici ve kurtarıcı <Bozkurt>un, her zaman soyumuzun içinden çıkıp başına geçtiğini ve Tanrı’nın en yüce soyunu tehlikeler içinden çıkarıp zafere ve selamete ulaştırdığını gösteriyor.

    Asya’da, dağınık parçalar halinde yaşarken, Türk soyunu bölünmüşlükten kurtarıp bir bütün haline getiren Tanrıkut Mete, bunun tarihte ilk büyük örneğidir. Gök Türkler çağında, deniz büyüklüğündeki Çin kıtasında eritilmeye çalışılırken, kırk arkadaşıyla birlikte, o büyük destanı yaratan Kür Şad, bunun, Türk ruhunu büyüleyen misallerinden birisidir. XX. Yüzyılın başlarında, Hıristiyan dünyasının, Türk’ü haritadan silmek üzere harekete geçtikleri ve artık her şeyin bittiğinin sanıldığı sıralarda Türklerin tarihte armağan ettikleri <Milli Mücadele> ise, bunun son örneğidir.

    Türk soyunun gizli gücü, işte bu devletinin büyük tehlikelerle karşılaştığı sıralarda, içinden çıkarıp başına geçirdiği ulularının etrafında perçinleşip, milli varlığını tehlikeden sıyırmasıdır. Bu güç, Türk’e Tanrı’nın bağışıdır. Bugüne kadar karşılaştığı tehlikelerde olduğu gibi, bundan sonra karşılaşması mümkün ve muhtemel olanlarla da, Türk, bu gizli gücü ile düşmanının mutlaka alt edecektir.

     Soyumuzun son kalesi Türkiye, bir müddetten beri, büyük tehlikelerle karşı karşıya bulunmaktadır. Bir kısım siyasilerin kaprislerinin büyük rol oynadığı yakın hadiseler sonunda, içine girmiş bulunulan durum, elbette ki, omuz silkinebilecek cinsten değildir. Ama, karamsarlığa kapılmaya da lüzum yoktur. Türk soyunun gizli gücü, sonunda mutlaka kendisini gösterecektir. Son günlerin kıpırdanmaları, bunun belirtileridir.

    Türk düşmanları hangi oyunlara başvururlarsa vursunlar, emellerine ulaşmaları imkansızdır. Çünkü; <Üstte gök basmadığı, altta yer delinmediği> takdirde Türk soyunun yurdunu ve türelerini hiçbir kuvvet yok edemez. 

24 Ağustos 2014 Pazar

AYLAKLIĞA ÖVGÜ- BERTRAND RUSSELL


    Kuşağımdan pek çok kişi gibi ben de “Boş duranı Allah sevmez” deyişiyle büyüdüm. Son derece erdemli bir çocuk olduğum için, söylenen her şeye inandım, sonuçta öyle erdemli biri olup çıktım ki, şimdiye kadar çalışıp durdum. Ne var ki vicdanım eylemlerimi denetlese de, düşüncelerim müthiş bir devrime uğradı. Dünyamızda gereğinden çok şey yapılıp durduğu, sanayileşmiş modern ülkelerde övülmesi gereken şeyin, bugüne dek övülenden bambaşka bir şey olması gerektiği inancındayım…
…olanca ciddiyetimle söylemek istediğim şey, ÇALIŞMA’nın erdemli bir şey olduğuna inanmanın müthiş zarar verdiği, oysa mutluluk ve refaha götüren yolun, çalışmanın örgütlü biçimde azaltılmasında yattığı.
    İlkel topluluklarda, kendi başlarına bırakıldıklarında, köylülerin savaşçılarla rahiplerin yaşamasına olanak veren o azıcık artı ürünü oluşturmayıp, ya daha az üretecekleri ya da daha çok tüketecekleri açıktır. İlk başlarda, artı ürünü yaratıp sonra da elden çıkartmaları için kaba güç kullanmak gerekmişti. Ama sonraları yavaş yavaş pek çoğuna öyle bir ahlak aşılanabildi ki, çalışmalarının bir bölümü başkalarının aylakça dolaşmasına destek olsa bile, çabalayıp durmanın kendi yükümlülükleri olduğuna inandılar. Böylece daha az zorlamaya gerek duyulur olduğu gibi, yönetim giderleri de azalmış oldu… Tarihsel açıdan baktığımızda bu ödev anlayışı, iktidarı elinde bulunduranların kişileri kendi çıkarları için değil de efendilerinin çıkarları için yaşamaları gerektiğine inandırmak amacıyla kullandıkları bir araçtır. Şuna hiç kuşku yok ki iktidarı elinde bulunduranlar, kendi çıkarlarının, insanlığın çok daha geniş kapsamlı çıkarlarıyla özdeş olduğuna inanıp savunmaktalar böyle bir şeyi.
     Modern teknikler sayesinde, herkese yaşaması için gereken şeyleri sağlayacak çalışma miktarı korkunç biçimde azalmış bulunmakta. Savaş yıllarında açıkça ortadaydı bu. O zamanlar, silahlı kuvvetlerdeki herkes, mühimmat imalatında çalışan, savaş propagandasıyla, istihbaratla uğraşan ya da savaşla ilgili devlet dairelerinde çalışan kadınlı erkekli bütün herkes üretken uğraşlardan geri çekilmişti. Buna rağmen Müttefik ülkelerdeki vasıfsız işçilerin fiziksel refah düzeyi o zamana dek görülmedik derecede yüksekti neredeyse. Genel mali durum bu olayın anlamını gizlemişti: Alınan borçlar nedeniyle geleceğin bu günleri beslediği izlenimi doğmuştu. Kuşkusuz olanaksızdı böyle bir şey; insan var olmayan bir lokma ekmeği yiyemezdi ki. Savaş, üretim bilimsel olarak örgütlenip düzenlendiğinde, modern dünyanın sunduğu çalışma olanaklarının küçücük bir parçasıyla bile, içinde yaşadığımız modern toplumları son derece rahatça yaşatabileceğimizi tartışılmaz biçimde kanıtlamıştı. Savaş son bulduğunda, insanları savaşmaktan ve mühimmat yapımından kurtarmak için kurulan bilimsel örgütlenme korunmuş, işgünü de dört saate indirilmiş olsaydı, herşey yolunda olurdu pekala. Ama bu yapılmadı, eski karışıklık getirildi gene ortaya, emeğine gerek duyulanlardansa daha da uzun işgünleri boyunca çalışmaları istendi, emeklerine gerek duyulmayanlarsa işsizlik içinde kıvranmaya terk edildiler. Neden? Çalışmak bir ödevdi, kişinin de ürettiğine değil, çalıştığı sanayi kolu tarafından belirlenmiş erdemlerine oranla ücretlendirilmesi gerekirdi de ondan.
    Köleci devletin ahlakıdır bu, ortaya çıktığı koşullardan bambaşka koşullara uyarlanmıştır yalnızca. Sonuçsa tam anlamıyla yıkım olmuştu. Bir örnek verelim: belirli bir anda, belli sayıda kişini topluiğne yapımı işine girdiğini, günde (örneğin) sekiz saat çalışıp, dünyanın gerek duyduğu sayıda topluiğne ürettiklerini varsayalım. Birinin kalkıp aynı sayıda kişinin, eskisinin tam iki katı iğne üretmesini sağlayan bir buluş yaptığını düşünelim. Peki ama dünyada bunun iki katı iğne gerekmiyor ki; hem iğnenin fiyatı o kadar düşük ki, bundan daha ucuza satılıyor diye kimse gidip daha çok iğne almaz ki zaten. Akla uygun bir dünyada, iğne yapımıyla uğraşan herkesin sekiz yerine dört saat çalışmasıyla herşey gene eskisi gibi sürüp gidebilirdi rahtlıkla. Ama şimdi yaşadığımız dünyada böyle bir şeyin ahlak açısından çöküntüye yol açacağına inanılır. İnsanlar hala sekiz saat çalışmakta, hala gereğinden çok iğne var ortada, kimi işverenler iflas etmekte, daha önce iğne yapımıyla uğraşan kişilerin yarısıysa işsizlik içinde sürünmekte.
    Yoksulların eğlenceyle geçirecekleri boş zamanlarının olması son derece şaşırtmıştır hep zenginleri. XIX. Yüzyılın ilk başlarında, İngiltere’de erkekler günde onbeş saat çalışırlardı; alışılageldiği üzere çocuklar günde oniki saat çalışırdı, ama kimi zaman onbeş saate kadar varırdı işgünleri. Bazı ukala işgüzarlar kalkıp da çalışma saatelrinin iyice uzun olduğunu ileri sürdüklerinde, çalışma sayesinde büyüklerin kndilerini içkiye kaptırmalarının, çocukların da kötü yola düşmelerinin önlendiği söylendi onlara. Benim çocukluğumda, kentli erkek işçilerin seçme hakkını kazanmalarının üstünden kısa bir süre geçmişti ki, kimi günler tatil olarak kabul edildi yasalarla; böyle bir şeyden hiç de hoşnut olmadı üst sınıflar. Yaşlı bir düşesin şöyle dediğini anımsamaktayım: “Tatil yapmak neyine yoksulların? Çalışmaları gerek.” Şimdilerde insanlar bu kadar açıksözlü olmasalar da, aynı duygu sürüp gitmekte hala, üstelik ekonomik alandaki pek çok karışıklığın kaynağında da bu duygu yatmakta.
    Son derece ölçülü, akla dayalı bir örgütlenme kurulduğunda, sıradan bir ücretlinin günde dört saat çalışması herkese yettiği gibi, işsizlik de ortadan kalkar. Hali vakti yerinde kişiler böyle bir düşünce karşısında dehşete kapılırlar, yoksulların bu kadar boş zamanı ne yapıp edeceklerini bilmediği görüşündedirler. Amerike’da insanların tuzu kuru olsa bile, uzun uzun çalıştıkları görülür; işsizliğin verdiği o acımasız ceza dışında, bu kişilerin ücretlilerin de boş zamanı olması gerektiği düşüncesine karşı çıkmaları doğal; gerçek şu ki, kendi çocuklarında bile hoş görmezler boş durmayı. Oğullarının eğitilip uygarlaşmaya zaman kalmayacak kadar ağır biçimde çalışmalarını isteseler bile, karılarıyla kızlarının hiçbir işi olmamasıyla ilgilenmezler.
     Birazcık boş zaman hoş bir şeyse de, yirmi dört saatin yalnızca dört saatini çalışarak geçiren birinin geriye kalan zamanını nasıl dolduracağını bilemeyeceği söylenecek bana. Modern dünyada doğrulanabilen bir gerçekse bu, uygarlığımıza yöneltilmiş bir suçlamadır da; bizden daha önceki dönemlerde doğru olamazdı böyle bir şey. Daha önceki çağlarda, bir ölçüde etkililik tapınmasında gizlenmiş bir şen şakraklık ve oyunlar yapma yetisi vardı. Modern insansa her şeyin, kendisi için değil de hep başka bir şey için yapılması gerektiğine inanır.
Bertrand Russell, Aylaklığa Övgü, Cogito, sayı 12, s.61-68
 Çeviri: Alp Tümertekin