2 Eylül 2014 Salı

MİLLİYETÇİLİK ÜZERİNE KARALAMALAR – MİLLİYETÇİLİK KAVRAMLARI

      Yazının başında belirtmem gerekirse bu yazıyı yazmada en önemli faktör Ernest Gellner’in “Uluslar ve Ulusçuluk” isimli eserinin zihnî dünyamda sarsıcı bir etki yaratmasıdır.

     İtiraf etmeliyim ki bahsî geçen eserin zihnî dünyamda kesinlikle karşılığı yoktu ve açıkçası gerek Avrupa tarihi ve düşüncesine yeterince vakıf olmamam gerekse eski ve yeni batılı milliyetçilik literatürünü[1] okumamış olmam sebebiyle eseri anlamakta zorlanıyordum. Batılı milliyetçilik literatürüne atılan bu ilk adım fazlasıyla sancılı olmuş, Benedict Anderson, Anthony Smith, Eric Hobsbawm’la devam eden müteakip okumalarım iç sıkıntılarımı daha da arttırmıştı. “Zâhiren basit ve herkesçe mâlûm gibi görünen" milliyetçilik, "bâtınına girdikçe çetin bir problem hâline gelir” [2] diyen merhum Rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun işaret ettiği yerdeydim; ama henüz milliyetçiliğin bâtınının sadece kıyısındaydım.

“     Mensup olduğum millet modernitenin veya bir tür yanlış bilinçlenmenin ürünü müydü?”, “Türk milleti, devlet ve elitler eliyle icat ve inşâ mı edilmişti?”, “Okuduğum/öğrendiğim tarih bir avuç milliyetçi elitin maziden seçerek dönüştürdüğü olgulardan ibaret koca bir yalan mıydı?” gibi beynimi kemiren ve acil cevap bekleyen ilk sorular, milliyetçiliğin şahsım için akademik bir ilgi alanı değil de inanç meselesi olması dolayısıyla, ilmî arayıştan ziyade ideolojiye/inanca/imana taalluk ediyordu.

     Bizzat bir Türk milliyetçisi tarafından yazılmış olup milliyetçilik kuramlarıyla hesaplaşan bir başvuru kaynağı maalesef yoktu. Konuyla ilgili bir takım yerli makale ve kitaplar bulmak mümkündü lakin birkaç istisna hariç pek çoğu zikredilen yabancı araştırmacıları tasvir ve tekrar etmekten öte bir orijinallik taşımadıkları için ancak konunun biraz daha anlaşılır olmasına yardım ediyorlardı. Milliyetçilik, Mustafa Çalık’ın Türkiye Günlüğü’ndeki muhteşem tanımlamasında işaret edildiği üzere, hakikaten "telaffuzu kolay, grameri zor bir dil”di[3].

     Düşünce dünyası tarumar olmuş bir üniversite öğrencisi olarak, çareyi rahmetli Durmuş Hocaoğlu’na danışmakta bulmuş, konuyu kendisine açarak yardım istirham etmiştim. Merhum, milliyetçilik-modernleşme ilişkisinden modernist milliyetçilik teorilerine, tarihte bir Türk milletinin mevcudiyeti probleminden primordiyalist teorilere kadar bitip tükenmeyen sorularımı sabırla cevaplamış ve daha sonra diğer okuyucularının da faydalanması için bu yanıtları sistematize ederek Yeniçağ Gazetesi’ndeki köşesinde 36 yazılık bir dizi hâlinde neşretmişti[4]. Büyük mütefekkire adeta son bir liman gibi sığınmış, ruhu şâd olsun merhum yıkılan zihnî dünyamı adeta yeniden inşa etmişti.

     Milliyetçilik kuramları ile ilgili bu ilk şoku merhumun himmetiyle atlatmış, daha soğukkanlı ve ciddi bir kavrayış kazanmış ve nihayet söz konusu teorilere fazla bulaşmadan tezimi zamanında tamamlayıp hocalarıma teslim etmiştim[5] fakat o tarihlerde zihnime atılan bazı düğümler hem akademik hem de ideolojik kaygılarla beni meşgul etmeye devam etmiş, peşine düştüğüm sorular zamanla çoğalıp yayılmıştı. Bu yazının devamında ve gelecek bir kaç yazıda genel olarak milliyetçilik ama ağırlıklı olarak Türk milliyetçiliği ile ilgili bu soruları mümkün olduğu ölçüde sistemli bir şekilde arz etmek; Türk milliyetçiliği üzerine yapılacak ilmî araştırmalarda, fikrî eksersizlerde ve kalem tecrübelerinde takip edilmesi gereken metodolojiye dair şahsî fikirlerimi problematik bir tarzda serdetmek ve Allah nasip ederse daha sonra “İzahlı ve Seçilmiş Bir Türk Milliyetçiliği Bibliyografyası” hazırlamak niyetindeyim.

     Milliyetçilik Kuramları

     “Milliyetçiliğin” ve tabiî olarak “milletin” sosyal bilimlerin en karmaşık ve tartışmalı konularından biri olduğunu ifade etmiştik. Bugüne kadar araştırmacıların üzerinde ittifak tesis ettikleri genel geçer bir tanımın dahi yapılamamış olması konunun inceliğini göstermesi bakımdan öğreticidir. Milliyetçilik kuramları bağlamında millet ve milliyetçilik ile ilgili tartışmalara ve problem alanlarına kısaca temas etmenin isabetli olacağı kanaatindeyiz.

     Milliyetçilik kuramlarında umumiyetle primordialist (ilkçi) ve modernist olmak üzere iki yaklaşımın varlığı kabul edilir. Umut Özkırımlı, Anthony D. Smith’in başını çektiği ve ilkçi sayılan orta yolcu bir grubun ise aslında ilkçilerden farklı bir yaklaşımı temsil ettiğini söylemekte ve bu sebeple etno-sembolcüler adı altında üçüncü bir grup olarak tasnif edilmelerini teklif etmektedir[6]. İlkçiler, milliyetçi tarihçiler ve bizatihi milliyetçiler millet olgusunu tarihin bilinmeyen dönemlerinden günümüze kadar değişmeyen bir süreklilik dâhilinde ele alırlar. Modernistler, millet ve milliyetçiliğin modernite ile birlikte ortaya çıktığını iddia ederler ve modern merkezî devlet, sanayi devrimi, kapitalizm, kentleşme, elitler, matbuatın gelişimi, örgün eğitimin yaygınlaşması, Fransız İhtilâli, Alman İdealizmi gibi olguları öne çıkararak milliyetçiliği açıklamaya çalışırlar. Etno-sembolcüler, ilkçiler ve modernistler arasında bir orta yol bularak modernitenin millet ve milliyetçilik üzerindeki tayin edici etkisi yanında modern milletlerin tarihî etnik çekirdekler üzerinde oluştuğunu savunurlar.

     Milliyetçilik kuramları; milliyetçiliğin ilk önce nerede ve ne zaman ortaya çıktığı, milliyetçiliğin ortaya çıkışını hazırlayan şartlar ve sebepler, milletlerin etnik/tarihî kökenleri, milliyetçilik ve modernleşme ilişkisi, milletlerin milliyetçiler/devlet eliyle inşâ edilen bir icat olup olmadığı, milletlerin mi devleti kurduğu yoksa devletin mi milleti inşâ ettiği/yarattığı, tarihî olarak milliyetçiliğin mi yoksa milletin mi önce olduğu gibi problemler üzerinde odaklaşmaktadır. Tarihî olarak milliyetçiliği milletin önüne koyan Ernest Gellner[7] ve “Hayalî Cemaat” tanımlamasıyla ilginç bir yaklaşım ortaya koyarak kuramında matbuat sektöründe kapitalizmin doğuşunu öne çıkaran Benedict Anderson[8], söz konusu problemler çevresinde kendi milliyetçilik kuramlarını geliştirerek en çok tartışılan iki modernist olmuşlardır.

     Millet ve milliyetçilik konusunun mahiyeti icabı multidisipliner bir yaklaşımı gerektirmesi ve bunun ise bir kişinin uzmanlık alanın çok çok üstünde bir bilgi birikimini icap ettirmesi, araştırmacıların bütün milliyetçilik türlerini açıklayacak genel kuramlar oluşturmaya çalışması, Avrupa merkezci bir yaklaşımın bilhassa modernist milliyetçilik araştırmalarına hâkim olması, araştırmaya konu olan herhangi bir özel milliyetçiliğin geliştirilen kurama uydurulması amacıyla çoğu zaman kendi tarihî bağlamından koparılarak açıklanması yani gerçekliğin kurama feda edilmesi, bazı hâllerde kuramı desteklemek için seçilen örnekler hakkında kuramcının bilgi eksikliği gibi bir takım metodolojik problemler milliyetçilik kuramlarının en zayıf tarafını teşkil etmektedir. 

     Millet ve milliyetçilik hemen her toplum için geçerli evrensel kavramlardır fakat tabiî olarak farklı toplumlarda, farklı kültürlerde, farklı coğrafyalarda çok değişik ve özgün örnekler ortaya koymaktadır. Benedict Anderson bu hususun sosyal bilimciler açısından oldukça sinir bozucu olduğunu ifade etmektedir. Avrupa merkezci bir yaklaşımla hareket eden ve bu yaklaşım sebebiyle zarurî olarak dünyadaki bütün millet ve milliyetçilik tipolojilerini kapsayacak genel geçer bir milliyetçilik kuramı inşâ etmeye çalışan araştırmacılar, Avrupa dışı toplumlardaki milliyetçilik örneklerinin farklılıklarını görmezden gelerek geliştirdikleri kuramları buralara uygulamaya çalışmakta ve ilginçtir ki bu yaklaşım batı dışı toplumların aydınlarınca da kabul görmekte ve onlar da milliyetçiliği tamamen batıdan ithal bir meta gibi mütalaa etmektedirler. Türkiye’de de modernist nazariyelerin geçerliliğini tartışmasız kabul eden ve modernleşme kuramı çerçevesinde hazırlanan onlarca tez, kitap, makale mevcuttur. Oysa artık gerek Avrupa merkezci yaklaşımlar, gerekse tek bir açıklayıcı modele istinat eden nazariyeler ilim dünyasında ciddi tenkitlere uğramakta, ilimde kanunların ve teorilerin değil ancak açıklayıcı varsayımların olabileceği ifade edilmektedir. Böyle bir anlayışın sosyal ilimlerde kemikleşmiş milliyetçilik aleyhtarı ön yargıların kırılması, farklı milliyetçilik tipolojilerine daha barışık bir tavır sergilenmesi ve batı dışı toplumların tarihî tecrübelerinin, değerlerinin ve kurumlarının özgünlüğünün baştan imkân dışı bırakılmaması için uygun bir zemin oluşturacağını umut edelim.

      Aile, devlet ve benzeri kurumların şeklî olarak evrensel olmasına, her toplumda aile ve devlet kurumuna tesadüf edilmesine karşılık her milletin/kültürün bu kurumların içeriğini kendi tarihî tecrübeleriyle doldurarak özgün bir model vücuda getirmesi, hiçbir milletin aile ve devlet modelinin başka bir milletin modeliyle tam olarak örtüşmemesi gibi millet ve milliyetçilik olguları da milletten millete farklılıklar arz eder. Milliyetçilik araştırmalarının nihaî hedefi farklı milliyetçilik tiplerinin benzer noktalarını üst üste yığarak genel bir milliyetçilik nazariyesi meydana getirmek olmamalı aksine benzerlikler kadar farklılıkları ve özgünlükleri ortaya çıkarmak olmalıdır. Bir milletin tarihî tecrübesinin, kültürünün, devlet ve toplum anlayışının, dinî inancının, halk inançlarının, örf ve adetlerinin, insan ve dünya tasavvurunun, tarih felsefesinin, farklı toplum ve medeniyetlerle münasebetlerinin, savaşlarının, muâsırlaşma çabalarının vs. millet ve milliyetçilik anlayışına nasıl etki ettiğini araştırmak ve bu vadide bir modellemeye gitmek şahsî kanaatimize göre daha doğru bir yöntem olacaktır.

     Muhtelif zaaflarla malûl olmasına rağmen millet ve milliyetçilik olgularını anlamaya yönelik elimize oldukça zengin malzemeler veren batılı milliyetçilik literatürünü külliyen inkâr etmemiz mümkün değildir. Bu itibarla her hâl ü kârda okunması, bilinmesi, istifade edilmesi elzem olan, belli noktalarda modern Türk milliyetçiliğinin anlaşılması için teorik karineler sunan bir kaynak hükmündedir. Meselâ Türk milliyetçiliğinin modernleşme süreci ile münasebetleri pek çok açıdan izaha muhtaçtır. Bu bağlamda modernist milliyetçilik teorilerinin öğretici ve belli noktalarda açıklayıcı olacağı aşikârdır.


KAYNAKÇA:


[1] 19. Yüzyılın son çeyreğinden başlayarak günümüze kadar gelen bu oldukça zengin literatür içinde maalesef dilimize tercüme edilen eser sayısı çok azdır. Bazı tercüme eserleri ise orijinal dilinden okuyup anlamak, mütercimin sosyal bilimler formasyonu dışından gelmesi yahut uydurukça diye tabir edilen ne idiğü belirsiz bir lisan ile tekellüm etmesinden dolayı daha kolay olmaktadır.

[2] Durmuş Hocaoğlu, “Cumhuriyet Dönemi Türk Milliyetçiliği ve Batı Milliyetçilik Gelişmeleri”, Türk Ocakları Yüzyıllığı., Türk Yurdu Yayınları, Ankara 2000, s. 59.

[3] Türkiye Günlüğü, S. 50, 1998.

[4] Söz konusu yazı dizisi 30 Ocak 2004 tarihinde başlayıp 20 Nisan 2004 tarihinde tamamlanmıştır. Merhum daha sonra, dizideki yazıları dipnotlandırıp tek bir “pdf” dosyasında toplamıştı. Arzu eden dostlarımıza söz konusu “milliyetçilik dosyasını” e-posta yoluyla gönderebilirim.

[5] Arzu eden dostlarımıza, yıllar geçtikçe giderek daha naif ve çocuksu bulduğum bu tezi “pdf” olarak e-posta yoluyla gönderebilirim.

[6] Umut Özkırımlı, Milliyetçilik Kuramları Eleştirel Bir Yaklaşım, (Doğu Batı Yayınları), 3. Baskı, Ankara 2009.

[7] Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, Çev. Büşra E. Bahar/Günay Özdoğan, (İnsan Yayınları), İstanbul 1992.

[8] Benedict Anderson, Hayali Cemaatler Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, Çev. İskender Savaşır, (Metis Yayınları), İkinci Basım, İstanbul 1995.

ÇAĞDAŞLAŞMA LİDERİ ATATÜRK

     Kurtuluş Savaşı’nı ve yeni Türk Devleti’nin kuruluşunu takiben toplumumuzda çağdaşlaşma, en önemli ve acil ihtiyaç halinde belirmişti.
     Atatürk’ün daha Kurtuluş Savaşı esnasında ve özellikle Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasını izleyen yıllarda, hemen bütün konuşmalarında “uygarlık ve çağdaşlaşma” kavramları üzerinde önemle ve ısrarla durduğu görülür. Bunu söylemekten maksadım, Millî Mücadele’nin başından itibaren uygarlık ve çağdaşlaşma probleminin de her an, yeni Türkiye’nin gündemine girmek üzere sıra beklemekte olduğunu belirtmek içindir.
     Atatürk Türk toplumunda, çağdaşlaşmayı her şeyden evvel bir “hayat davası”, bir “var olma mücadelesi” kabul etmektedir. Zira “medeniyet yolunda ilerlemek ve muvaffak olmak, var olmanın şartıdır.” Atatürk’e göre: “Dünyada her milletin varlığı,kıymeti, hürriyet ve istiklâl hakkı, ancak gösterdiği ve göstereceği medenî eserlerle orantılıdır. Medenî eser vücuda getirmek kabiliyetinden mahrum milletler, hürriyet ve istiklâllerinden soyunmağa mahkûmdurlar.”
     İşte bu gerçekçi düşüncelerin ışığında, Kurtuluş Savaşını takiben çağdaşlaşma, Türk toplumu için kaçınılmaz bir ihtiyaç halinde idi. Diğer taraftan Lozan’da bağımsızlığını onaylatan yeni Türk Devleti’ni bütün dünya, çağdaş nitelikleriyle görmek, çağdaş nitelikleriyle benimsemek istiyordu. Büyük Önder bu gerçeği gördüğü içindir ki: “Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün gayretimiz Türkiye’de asrî, batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edip de batıya yönelmemiş millet hangisidir?” sözleriyle, çağdaşlaşma özlemini dile getiriyordu.
     O halde ne yapılacaktı? Yapılacak iş şu idi: Çağdaş milletler, çağdaşlık niteligini, her türlü dogmatik unsurdan sıyrılarak ancak ilim ve fen kurallarını kendilerine rehber edinerek kazanmışlardı. O halde, Türk milletine de her sahada yol gösterecek, onu çağdaş uygarlık seviyesine ulaştıracak tek rehber, ilim ve teknik idi.
     Büyük Önder, bu düşüncelerini şöyle özetlemektedir: “Gözlerimizi kapayıp yalnız yaşadığımızı farz edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp cihan ile alâkasız yaşayamayız. Bilâkis ileri, medenî bir millet olarak uygarlık sahasının üzerinde yaşayacağız. Bu hayat, ancak ilim ve fen ile olur. ilim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız.İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.” İşte, Atatürk’ün bize, çağdaşlaşmanın yolunu ve yöntemini gösteren ölmez sözleri…
     Millî Kurtuluş’tan sonra, toplumumuzu ve sosyal bünyemizi tasvir eden bir tablo çizmek gerekirse, bunun pek de iç açıcı olmadığı görülür. Ama bütün bu güçlüklere rağmen, çağdaş bir toplum yaratmakta Atatürk’ün nasıl çırpındığı, nasıl olağanüstü bir gayret sarfettiği hepimizin malûmudur.
     Atatürk çağdaşlaşma hareketini başlattığı, büyük inkılâplarına giriştiği zaman Türk toplumu -asırların ihmali olarak- batıdan çok gerideydi. 1925’lerde yaptığı bir konuşmada bunu, kendisi de söyler: “Birbirimizi aldatmayalım! Medenî dünya çok ilerdedir. Buna yetişmek ve o medeniyet dairesine dahil olmak mecburiyetindeyiz” der. O yıllarda batı medeniyeti ile aramızdaki mesafe büyüktü. Özellikle iktisadî hayatımız çağdaş ölçülerden çok uzaktı. Ölüm kalım savaşından çıkmış, mâlî kapitülasyonları henüz üzerinden atmış bir memlekette ekonomi büyük bir hamleye muhtaçtı. Hukuk düzenimiz şeriat esaslarına, Mecelle’ye dayanıyordu. Oysa ki günün gereklerine uygun lâik bir hukuk düzeni getirmek, bu amaçla yeni kanunlar yapmak ve uygulamak gerekiyordu. Maarifimiz, kültür hayatımız esaslı bir inkılâba ihtiyaç gösteriyordu. Geniş kitle okuldan, eğitimden nasibini almamıştı. Toplumu asrın gereklerine göre ilerletebilmek için ilmin ve tekniğin ışığında lâik ve millî bir eğitim sistemine ihtiyaç vardı. Okuma yazma bilenlerimiz yok denecek kadar azdı.
     Ancak bütün bu eksiklere, bütün bu güçlüklere rağmen Atatürk görmüş ve sezmiştir ki uygarlık savaşında her şeyden önce esas ve önemli olan, çağdaşlaşmayı önleyici düzeni ortadan kaldırmak, yerine insanca yaşamanın yollarını açan lâik ve demokratik bir toplum düzeni kurmaktır. Bu bakımdan Atatürk devrinde Türk toplumunun çeşitli kurum ve kuruluşlarında yapılan her inkılâp, temelde, düşüncelerde yapılan inkılâba dayanmaktadır. Atatürk İnkılâbı, aslında bir “düşünce inkılâbı”, bir “zihniyet inkılâbı”dır. Topluma hâkim olan fikirlerin, görüşlerin ve davranışların dogmalardan kurtularak akıl ve mantık çizgisinde yön değiştirme inkılâbıdır.
     Türkiye’yi çağdaş uygarlık seviyesine en kısa zamanda ulaştırmayı amaçlayan Atatürk inkılâplarının, kendisinden evvel yapılmış inkılâp hareketlerinden farkı, bunların lâik bir temel üzerine oturtulmuş olmasıdır. Tanzimat’tan, hatta daha gerilerden Atatürk dönemine kadar uzanan yenileşme çabaları, unutulmamalıdır ki, teokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde düşünülüyor, bu düzenle bağlantılı olarak gerçekleştirilmeye çalışılıyordu. Atatürk inkılâpları ise kendisine ortam ve temel olarak lâik toplum düzenini ve bu düzenin gerekliliğini kabul etmekle, kendisinden evvelki inkılâp hareketlerinden temelde ayrılır.
     Atatürk’ün çağdaşlaşma yöntemi, “az zamanda çok ve büyük işler yapmak” esasına dayanır. Atatürkçülük’te zaman ölçüsü Büyük Önder’in ifadesiyle: “geçmiş asırların uyuşturucu zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket kavramına göre” ayarlanmıştır. Bu bakımdan, çağdaşlaşma yolunda atılan her adımı kısa ve noksan görmek, her an daha uzun ve daha esaslı adımlarla ileriye yürümek, Atatürkçülüğün esasıdır. Zira Atatürk, Türk toplumunda sadece çağdaşlaşma gereğini gördüğü için değil, bu çağdaşlaşmayı en kısa zamanda gerçekleştirecek yolu gösterdiği için ve nihayet çağdaşlaşmaya engel olan etkenleri cesaretle bertaraf ettiği için büyüktür. Esasen, “Modern Türkiye’nin Kurucusu” sıfatını da bu büyüklüğünden almaktadır.
     Hayatta en hakikî yol göstericinin ilim olduğunu kabul eden Atatürkçülük, akılcılığa ve bilime verdiği değer sebebiyledir ki çağdaşlaşma yolunda bugün olduğu gibi yarın da geçerliliğini koruyacaktır. Zira ilim ve teknik rehber alınmadıkça, onun kuralları ve yöntemleri benimsenmedikçe hiçbir alanda ilerlemekten söz edilemez. Onun içindir ki Büyük Önder: “Türk milleti’nin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meş’ale müspet ilimdir” direktifiyle bize yolumuzu göstermiş bulunmaktadır.
     Türk milleti, bu aydınlık yolda, Atatürk’ün gösterdiği hedefe mutlaka erişecektir.
  

29 Ağustos 2014 Cuma

TÜRKÜN BİLİNMEYEN GÜCÜ


   

     Türkler, birçok insanlık meziyetlerini varlıklarında toplamış bir millettir. Kahramanlık, savaşçılık, teşkilatçılık gibi, dünyanın başka hiçbir milletinde bir bütün halinde görülmeyen üstün vasıflarımız yanında; güzel sanatların çeşitli dallarında ulaştığımız seviye de, bunun inkarı mümkün olmayan delilleridir.

    Dünyanın en büyük kahramanları, Türk soyunun oğulları arasın arasından çıkmıştır. Dünyanın en büyük zaferleri, Türk ordusunun eserleridir. Dünyanın, her bakımdan en büyük devletlerinin ve imparatorluklarının sahibi de Türklerdir.

    Güzel sanatların en üst basamaklarında oturmakta olan insanlar arasında Türkler az değildir. Mimarlıkta Sinan; Şiirde Yunus Emre, Nevdi ve Fuzuli; Musikide Itri ve Dede Efendi, bir millete tek başlarına şereflerin en büyüğünü sağlayacak çapta sanatçılardır.

Cihan tarihinin akışı içinde, dünyanın en büyük, en muhteşem ve en uzun ömürlü devlet ve imparatorluklarına sahip oluşumuz, bu büyük meziyetlerimizin tabii sonucudur.

     Fakat, bu büyük meziyetlerimizin neticesi olup yüzyıllarca sürüp giden dünya hakimiyetimiz, bir çok milletleri, Türk’e düşman etmiştir.Düşmanlarımızın çokluğunda, Müslümanlık-Hıristiyanlık mücadelesinde, İslamiyet’in tek başına savunuculuğunu yaparken, yüzyıllarca Hıristiyan dünyasını kabuğunun içinde bırakışımızın rolü de az değildir.

    Bu dış düşmanlarımızın yanında, bir de, iç düşmanlarımızın bulunduğu da unutulmamalıdır. Son büyük imparatorluğumuzun çöküş yıllarında ve çöküşünden sonra, eski çağlarda istila edilmiş toprakların mensuplarından olup da içimizde kalanların, yıllardan beri sürüp giden düşmanlıkları da, cemiyetimizin manevi hayatında devamlı olarak yaralar açıp durmaktadır.

     Dış ve iç düşmanlarımızın, Türk’ü vurmak için giriştikleri hareketlerde yüzyıllardan beri, ustalıkla kullandıkları bir kozları vardır. Bu, Türk’ün sıfatıdır. Doğru, mert, yiğit ve efendi Türk; hileye gerektiği derecede akıl erdiremediği için, düşmanları tarafından kolayca kandırılıp vurulmaktadır.

    Göktürk çağının düşmanı Çinli, o ulu ataları, güzel Çinli prensesleri, ipeği vesairesiyle kandırıp vurmuştu. Selçuklular ve Osmanlılar devrinde bu cins hilelerin en tehlikelileri, dini elbiseye büründürülerek Türk’ü uyutmak şeklinde yürütüldü. Tanzimat sonrasının sıkıntılı ve tehlikeli yıllarında ortaya çıkan <ittihad-ı anasır> dolması da; saf, temiz ve hileye akıl erdiremeyen Türk’ü, neredeyse, son devletini kaybettirecek hale getirecekti.

    Tarih; düştüğümüz büyük sıkıntılar ve tehlikeler sırasında, <Oğuz Kağan> ve <Ergenekon> destanlarındaki yol gösterici ve kurtarıcı <Bozkurt>un, her zaman soyumuzun içinden çıkıp başına geçtiğini ve Tanrı’nın en yüce soyunu tehlikeler içinden çıkarıp zafere ve selamete ulaştırdığını gösteriyor.

    Asya’da, dağınık parçalar halinde yaşarken, Türk soyunu bölünmüşlükten kurtarıp bir bütün haline getiren Tanrıkut Mete, bunun tarihte ilk büyük örneğidir. Gök Türkler çağında, deniz büyüklüğündeki Çin kıtasında eritilmeye çalışılırken, kırk arkadaşıyla birlikte, o büyük destanı yaratan Kür Şad, bunun, Türk ruhunu büyüleyen misallerinden birisidir. XX. Yüzyılın başlarında, Hıristiyan dünyasının, Türk’ü haritadan silmek üzere harekete geçtikleri ve artık her şeyin bittiğinin sanıldığı sıralarda Türklerin tarihte armağan ettikleri <Milli Mücadele> ise, bunun son örneğidir.

    Türk soyunun gizli gücü, işte bu devletinin büyük tehlikelerle karşılaştığı sıralarda, içinden çıkarıp başına geçirdiği ulularının etrafında perçinleşip, milli varlığını tehlikeden sıyırmasıdır. Bu güç, Türk’e Tanrı’nın bağışıdır. Bugüne kadar karşılaştığı tehlikelerde olduğu gibi, bundan sonra karşılaşması mümkün ve muhtemel olanlarla da, Türk, bu gizli gücü ile düşmanının mutlaka alt edecektir.

     Soyumuzun son kalesi Türkiye, bir müddetten beri, büyük tehlikelerle karşı karşıya bulunmaktadır. Bir kısım siyasilerin kaprislerinin büyük rol oynadığı yakın hadiseler sonunda, içine girmiş bulunulan durum, elbette ki, omuz silkinebilecek cinsten değildir. Ama, karamsarlığa kapılmaya da lüzum yoktur. Türk soyunun gizli gücü, sonunda mutlaka kendisini gösterecektir. Son günlerin kıpırdanmaları, bunun belirtileridir.

    Türk düşmanları hangi oyunlara başvururlarsa vursunlar, emellerine ulaşmaları imkansızdır. Çünkü; <Üstte gök basmadığı, altta yer delinmediği> takdirde Türk soyunun yurdunu ve türelerini hiçbir kuvvet yok edemez. 

24 Ağustos 2014 Pazar

AYLAKLIĞA ÖVGÜ- BERTRAND RUSSELL


    Kuşağımdan pek çok kişi gibi ben de “Boş duranı Allah sevmez” deyişiyle büyüdüm. Son derece erdemli bir çocuk olduğum için, söylenen her şeye inandım, sonuçta öyle erdemli biri olup çıktım ki, şimdiye kadar çalışıp durdum. Ne var ki vicdanım eylemlerimi denetlese de, düşüncelerim müthiş bir devrime uğradı. Dünyamızda gereğinden çok şey yapılıp durduğu, sanayileşmiş modern ülkelerde övülmesi gereken şeyin, bugüne dek övülenden bambaşka bir şey olması gerektiği inancındayım…
…olanca ciddiyetimle söylemek istediğim şey, ÇALIŞMA’nın erdemli bir şey olduğuna inanmanın müthiş zarar verdiği, oysa mutluluk ve refaha götüren yolun, çalışmanın örgütlü biçimde azaltılmasında yattığı.
    İlkel topluluklarda, kendi başlarına bırakıldıklarında, köylülerin savaşçılarla rahiplerin yaşamasına olanak veren o azıcık artı ürünü oluşturmayıp, ya daha az üretecekleri ya da daha çok tüketecekleri açıktır. İlk başlarda, artı ürünü yaratıp sonra da elden çıkartmaları için kaba güç kullanmak gerekmişti. Ama sonraları yavaş yavaş pek çoğuna öyle bir ahlak aşılanabildi ki, çalışmalarının bir bölümü başkalarının aylakça dolaşmasına destek olsa bile, çabalayıp durmanın kendi yükümlülükleri olduğuna inandılar. Böylece daha az zorlamaya gerek duyulur olduğu gibi, yönetim giderleri de azalmış oldu… Tarihsel açıdan baktığımızda bu ödev anlayışı, iktidarı elinde bulunduranların kişileri kendi çıkarları için değil de efendilerinin çıkarları için yaşamaları gerektiğine inandırmak amacıyla kullandıkları bir araçtır. Şuna hiç kuşku yok ki iktidarı elinde bulunduranlar, kendi çıkarlarının, insanlığın çok daha geniş kapsamlı çıkarlarıyla özdeş olduğuna inanıp savunmaktalar böyle bir şeyi.
     Modern teknikler sayesinde, herkese yaşaması için gereken şeyleri sağlayacak çalışma miktarı korkunç biçimde azalmış bulunmakta. Savaş yıllarında açıkça ortadaydı bu. O zamanlar, silahlı kuvvetlerdeki herkes, mühimmat imalatında çalışan, savaş propagandasıyla, istihbaratla uğraşan ya da savaşla ilgili devlet dairelerinde çalışan kadınlı erkekli bütün herkes üretken uğraşlardan geri çekilmişti. Buna rağmen Müttefik ülkelerdeki vasıfsız işçilerin fiziksel refah düzeyi o zamana dek görülmedik derecede yüksekti neredeyse. Genel mali durum bu olayın anlamını gizlemişti: Alınan borçlar nedeniyle geleceğin bu günleri beslediği izlenimi doğmuştu. Kuşkusuz olanaksızdı böyle bir şey; insan var olmayan bir lokma ekmeği yiyemezdi ki. Savaş, üretim bilimsel olarak örgütlenip düzenlendiğinde, modern dünyanın sunduğu çalışma olanaklarının küçücük bir parçasıyla bile, içinde yaşadığımız modern toplumları son derece rahatça yaşatabileceğimizi tartışılmaz biçimde kanıtlamıştı. Savaş son bulduğunda, insanları savaşmaktan ve mühimmat yapımından kurtarmak için kurulan bilimsel örgütlenme korunmuş, işgünü de dört saate indirilmiş olsaydı, herşey yolunda olurdu pekala. Ama bu yapılmadı, eski karışıklık getirildi gene ortaya, emeğine gerek duyulanlardansa daha da uzun işgünleri boyunca çalışmaları istendi, emeklerine gerek duyulmayanlarsa işsizlik içinde kıvranmaya terk edildiler. Neden? Çalışmak bir ödevdi, kişinin de ürettiğine değil, çalıştığı sanayi kolu tarafından belirlenmiş erdemlerine oranla ücretlendirilmesi gerekirdi de ondan.
    Köleci devletin ahlakıdır bu, ortaya çıktığı koşullardan bambaşka koşullara uyarlanmıştır yalnızca. Sonuçsa tam anlamıyla yıkım olmuştu. Bir örnek verelim: belirli bir anda, belli sayıda kişini topluiğne yapımı işine girdiğini, günde (örneğin) sekiz saat çalışıp, dünyanın gerek duyduğu sayıda topluiğne ürettiklerini varsayalım. Birinin kalkıp aynı sayıda kişinin, eskisinin tam iki katı iğne üretmesini sağlayan bir buluş yaptığını düşünelim. Peki ama dünyada bunun iki katı iğne gerekmiyor ki; hem iğnenin fiyatı o kadar düşük ki, bundan daha ucuza satılıyor diye kimse gidip daha çok iğne almaz ki zaten. Akla uygun bir dünyada, iğne yapımıyla uğraşan herkesin sekiz yerine dört saat çalışmasıyla herşey gene eskisi gibi sürüp gidebilirdi rahtlıkla. Ama şimdi yaşadığımız dünyada böyle bir şeyin ahlak açısından çöküntüye yol açacağına inanılır. İnsanlar hala sekiz saat çalışmakta, hala gereğinden çok iğne var ortada, kimi işverenler iflas etmekte, daha önce iğne yapımıyla uğraşan kişilerin yarısıysa işsizlik içinde sürünmekte.
    Yoksulların eğlenceyle geçirecekleri boş zamanlarının olması son derece şaşırtmıştır hep zenginleri. XIX. Yüzyılın ilk başlarında, İngiltere’de erkekler günde onbeş saat çalışırlardı; alışılageldiği üzere çocuklar günde oniki saat çalışırdı, ama kimi zaman onbeş saate kadar varırdı işgünleri. Bazı ukala işgüzarlar kalkıp da çalışma saatelrinin iyice uzun olduğunu ileri sürdüklerinde, çalışma sayesinde büyüklerin kndilerini içkiye kaptırmalarının, çocukların da kötü yola düşmelerinin önlendiği söylendi onlara. Benim çocukluğumda, kentli erkek işçilerin seçme hakkını kazanmalarının üstünden kısa bir süre geçmişti ki, kimi günler tatil olarak kabul edildi yasalarla; böyle bir şeyden hiç de hoşnut olmadı üst sınıflar. Yaşlı bir düşesin şöyle dediğini anımsamaktayım: “Tatil yapmak neyine yoksulların? Çalışmaları gerek.” Şimdilerde insanlar bu kadar açıksözlü olmasalar da, aynı duygu sürüp gitmekte hala, üstelik ekonomik alandaki pek çok karışıklığın kaynağında da bu duygu yatmakta.
    Son derece ölçülü, akla dayalı bir örgütlenme kurulduğunda, sıradan bir ücretlinin günde dört saat çalışması herkese yettiği gibi, işsizlik de ortadan kalkar. Hali vakti yerinde kişiler böyle bir düşünce karşısında dehşete kapılırlar, yoksulların bu kadar boş zamanı ne yapıp edeceklerini bilmediği görüşündedirler. Amerike’da insanların tuzu kuru olsa bile, uzun uzun çalıştıkları görülür; işsizliğin verdiği o acımasız ceza dışında, bu kişilerin ücretlilerin de boş zamanı olması gerektiği düşüncesine karşı çıkmaları doğal; gerçek şu ki, kendi çocuklarında bile hoş görmezler boş durmayı. Oğullarının eğitilip uygarlaşmaya zaman kalmayacak kadar ağır biçimde çalışmalarını isteseler bile, karılarıyla kızlarının hiçbir işi olmamasıyla ilgilenmezler.
     Birazcık boş zaman hoş bir şeyse de, yirmi dört saatin yalnızca dört saatini çalışarak geçiren birinin geriye kalan zamanını nasıl dolduracağını bilemeyeceği söylenecek bana. Modern dünyada doğrulanabilen bir gerçekse bu, uygarlığımıza yöneltilmiş bir suçlamadır da; bizden daha önceki dönemlerde doğru olamazdı böyle bir şey. Daha önceki çağlarda, bir ölçüde etkililik tapınmasında gizlenmiş bir şen şakraklık ve oyunlar yapma yetisi vardı. Modern insansa her şeyin, kendisi için değil de hep başka bir şey için yapılması gerektiğine inanır.
Bertrand Russell, Aylaklığa Övgü, Cogito, sayı 12, s.61-68
 Çeviri: Alp Tümertekin

23 Ağustos 2014 Cumartesi

EİNSTEİN'IN ATATÜRK'E MEKTUBU



Çevirisini merak edenler için: 

 “Ekselansları, OSE Dünya Birliği’nin şeref başkanı olarak, Almanya’dan 40 profesör ve doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler. Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir. Bu bilim adamları, bir yıl müddetle, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler. Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etme cüretini buluyorum. 
Ekselanslarının sadık hizmetkârı olmaktan şeref duyan, 
Prof. Albert Einstein” 

(Kaynak: Sinan Meydan-Atatürk ve Türklerin Saklı Tarihi)

19 Ağustos 2014 Salı

Demokrasinin Uzmanlara Bırakılması – Slavoj Žižek

ISA’nın gizli ticaret müzakereleri küresel ekonomimizi sessizce yeniden yapılandırıyor.
Slavoj Žižek
inthesetimes.com
experts
Ekonomimizi ilgilendiren anahtar kararlar gizlilik altında, gözlerden uzak, hiçbir kamusal tartışma olmadan müzakere edilmektedir. Ve böyle kararlarla kurulan koordinatlar kapitalin engellenmemiş hükmü içindir.
19 Haziran’da, Julian Assange’ın Londra’daki Ekvador büyükelçiliğine hapsedilmesinin ikinci yıldönümünde, WikiLeaks Hizmette Ticaret Antlaşması (Trade in Services Agreement – TISA) Finansal Hizmetler Ek Maddesi’nin gizli taslak metnini kamusallaştırdı. Belge yalnızca TISA müzakereleri süresince değil, yürürlüğe girmesinden itibaren beş yıl boyunca gizli kalmak üzere sınıflandırılmış.
TISA müzakereleri doğrudan doğruya sansürlenmemişse de medyamızda çok az konu edildi —TISA antlaşmasının dünya-tarihsel önemine tamamen karşıt bir marjinalleştirme ve gizlilikle. TISA dünya pazarının yeniden yapılandırılması için bir tür legal omurga hizmeti görecek, kimin seçimleri kazandığına ve mahkemelerin ne diyeceğine bakmaksızın gelecek hükümetleri bağlayacaktı. Kamu hizmetlerine kısıtlayıcı bir çerçeve dayatacak, hem yenilerin geliştirilmesini hem de mevcut olanların korunmasını daha da zorlaştıracaktı.
Politik-ekonomik önemi ile gizliliği arasındaki bu uyuşmazlık şaşırtıcı mıdır gerçekten? Daha ziyade batılı-liberal demokratik ülkelerdeki bizlerin demokrasi bakımından durduğumuz yerin, üzücü de olsa, isabetli bir belirtisi değil midir? Bir buçuk yüzyıl önce Das Kapital‘de Karl Marx işçi ve kapitalist arasındaki pazar mübadelesini “insanın kalıtsal hakları için tam bir Cennet” olarakkarakterize etmişti, “Orada hüküm süren yalnızca Özgürlük, Eşitlik, Mülkiyet ve Bentham’dır.” Marx’ın ironik olarak eklediği Jeremy Bentham, egotist faydacılığın filozofu olarak, özgürlüğün ve eşitliğin kapitalist sistem altında ne anlama geldiklerinin anahtarı olur. Komünist Manifesto‘yu alıntılarsak: “Özgürlükle kastedilen —mevcut burjuva üretim koşulları altında— serbest ticaret, serbestçe satmak ve satın almaktır.” Eşitlikle kastedilense alıcı ve satıcının legal formel eşitliğidir, bunlardan biri her koşulda emeğini satmak zorunda bırakılıyorsa da, günümüzün güvencesiz işçileri gibi. Bugün özgürlük kapitalin özgür akışı demektir, finansal ve kişisel verilerin özgür akışı demektir (ve bu iki akış da TISA güvencesindedir). Peki ya demokrasi?
2008 finansal erimesinin esas suçluları bugün kendilerini finansal iyileşmenin sancılı yolunda bizlere rehberlik edebilecek uzmanlar olarak, tavsiyeleriyle parlamenter politikaya baskın çıkması gereken uzmanlar olarak dayatmaktalar. Ya da eski İtalya başbakanı ve AB teknokratı Mario Monti’nin deyişiyle: “Eğer hükümetler kendilerini parlamentolarının kararlarıyla tamamen sınırlandırır ve eylem özgürlüklerini korumazlarsa, derinleşen entegrasyondan daha muhtemel bir sonuç Avrupa’nın parçalanması olacaktır.”
Peki nedir o halde, demokratik olarak seçilmiş halk temsilcilerinin kararlarını kendi otoritesiyle askıya alan bu yüksek kuvvet? Ta 1998 yılında o zamanDeutsches Bundesbank‘ın yöneticisi olan Hans Tietmeyer, “küresel pazarların sürekli/kalıcı plebisiti”ni “sandığın plebisiti”nden üstün tutarak bu soruyu yanıtlamıştı. Bu müstehçen beyanın demokratik retoriğine dikkat ediniz: Küresel pazarlar parlamenter seçimlerden daha demokratiktir, çünkü oylama süreci onlarda dört yılda bir değil, sürekli/kalıcı olarak; ulus devlet sınırları içinde değil, küresel olarak devam eder. Altta yatan fikir şudur: Pazarların (ve uzmanların) bu yüksek denetiminden ayrıldıklarında, parlamenter-demokratik kararlar “sorumsuzca”dır.
İşte demokrasi bakımından durduğumuz yer budur. TISA antlaşmaları mükemmel bir örnektir. Ekonomimizi ilgilendiren anahtar kararlar gizlilik altında, gözlerden uzak, hiçbir kamusal tartışma olmadan müzakere edilmektedir. Ve böyle kararlarla kurulan koordinatlar kapitalin engellenmemiş hükmü içindir. Bu da demokratik olarak seçilmiş politik temsilcilerin karar verme alanlarını ciddi olarak sınırlar, politik sürecin ele alabildiği başlıca meseleler ise kapitalin kayıtsız kaldığı meseleler olur, kültür savaşlarının neticesi gibi.
Sonuç olarak TISA taslağının açığa çıkarılması WikiLeaks stratejisinde yeni bir aşamayı işaret ediyor. Şimdiye kadarki etkinliklerin odak noktası, yaşamlarımızın istihbarat ajansları tarafından nasıl gözetlenip regüle edildiğinin kamusallaştırılmasıydı —baskıcı devlet aygıtlarının tehdit ettiği bireylerin standart liberal endişeleri. Şimdiyse özgürlüğümüzü çok daha çarpık bir yolla —bizzat özgürlük duyumuzun sapkınlaştırılması yoluyla— tehdit eden, başka bir denetleyici kuvvet ortaya çıkıyor: kapital.
Özgür tercih toplumumuzun üstün tuttuğu bir değer olduğundan, toplumsal denetim ve tahakküm artık öznenin özgürlüğünü ihlal ediyor gibi görünemez. Özgür-olmama, o halde, kendi zıttının kılığına girmiştir: Evrensel sağlık hizmetinden mahrum bırakıldığımızda, bize sağlık hizmetimizi nereden alacağımızı tercih edebileceğimiz yeni bir özgürlük verildiği söylenir; uzun vadeli istihdama güvenemez olup her birkaç yılda bir yeni bir güvencesiz iş aramak zorunda bırakıldığımızda, bize kendimizi yeniden icat etme ve kişiliğimizde saklı kalmış yeni beklenmedik yaratıcı potansiyelleri keşfetme fırsatı verildiği söylenir; çocuklarımızın eğitimi için ödeme yapmamız gerektiğinde, bize böylece “benliğin girişimcileri” olduğumuz, kendimizin ve çocuklarımızın kişisel büyümesi ve memnuniyetine yatırım yapma özgürlüğü kazandığımız söylenir.
Dayatılmış “özgür tercihler”in sürekli bombardımanı altında, çoğunlukla doğru dürüst bir yetkinlik ya da bilgiye bile sahip olmadığımız kararlar vermeye zorlanarak, “tercih özgürlüğü”müz giderek bizi hakiki tercihin —pazar-özgürlüğünün ötesine geçerek üretim ve mübadele sürecinin kolektif örgütlenmesi ve regüle edilmesi özgürlüğüne ulaşma tercihinin (aslında, kararının)— özgürlüğünden mahrum eden bir yüke dönüşüyor. İnsanlığın bizzat kendi yaşam-kalımını tehdit eden antagonizmalar karşısında (ekoloji, biyogenetik, “fikri mülkiyet,” kamusal yaşamdan dışlananların oluşturduğu yeni sınıfın yükselişi) ancak bu yolla baş edebileceği giderek daha açıkça ortaya çıkıyor.
Belki bu paradoks Ukrayna’da süregiden —medyada TISA konusunda ağır basan sessizlikle açık karşıtlık içinde kapsamlı olarak ele alınan— olaylara olan takıntımıza yeni bir ışık tutabilir. Biz Batıdakileri büyüleyen şey, Kiev’deki insanların Avrupalı yaşam tarzının serabı için ayakta olmaları değildir, ayağa kalkıp —en azından görünüşte— kaderlerini kendi ellerine almaya çalışmış olmalarıdır. Radikal bir değişimi dayatan politik bir fail olabildiler —biz Batıdakilerinse, TISA müzakerelerinin tanıtladığı gibi, artık böyle bir tercihimiz bulunmuyor.
Slavoj Žižek, Sloven filozof ve psikanalist, Beşeriyet Gelişmiş Çalışma Enstitüsü’nde (Essen, Almanya) kıdemli araştırmacıdır. Ayrıca dünyanın 10’dan fazla üniversitesinde ziyaretçi profesör olmuştur. Žižek birçok başka kitabın yazarıdır: Ahir Zamanlarda Yaşarken, Önce Trajedi Sonra Komedi, Kırılgan Mutlak, Biri Totalitarizm mi Dedi? Londra’da yaşıyor.
Türkçesi: Işık Barış Fidaner

13 Ağustos 2014 Çarşamba

EĞİTİM REFORMU VE ONUN NASIL YAPILABİLECEĞİ HAKKINDA BİR İZAHAT

   


      Önceki gün Twitter'da bir twit gördüm.Aktif Eğitim Sendikası Başkanı Osman Bahçe'ye ait.Twit aynen şöyle: ''ÖSYM'nin son verilerine göre YGS'de yaklaşık 900 bin kişi Fen,420 bin kişi Matematik,85 bin kişi Sosyal ve 5 bin kişi 'sıfır' çekti. ''

     Okuyunca canım sıkıldı.
     Zaten -benim de girdiğim ve çok şükür hayırlısıyla sürecini atlattığım- YGS'ye giren öğrenci sayısı bir buçuk milyon.Bunların 420 bini matematikten hiç soru çözemediyse biz hangi eğitimden bahsediyoruz Allah aşkına?

     Siz çocuğu alın,ilkokuldan liseye kadar 12 sene boyunca sabah,akşam eğitin;12.senenin sonunda bir tane matematik sorusu çözemesin..

     Kimse kusura bakmasın,suç bizlerde değil;hem de hiç değil.Ülkenin çocukları olarak bizler eğitim suçlusu değil eğitim mağdurlarıyız.

     Eğitim sendikalarında yurt dışında gidip eğitim sistemlerini inceleyen büyüklerimiz anlatıyor,okuyoruz.Ayrıca Twitter'da yurt dışında yaşayan kişilerle de tanışıp eğitimle ilgili konuşuyorum,yani az çok biliyorum onların eğitim sistemlerini de naçizane.

     Kimse bana ''Türkiyeli çocukların ırka dayalı bir zeka sorunu olduğu için 12 sene eğitim aldığı halde 1 tane dahi matematik sorusu çözemiyor'' dedirtemez.Ülkemizin çocukları olarak yaşadığımız trajedi, eğitim planlayıcılarının suçu.

     Biliyorum bu konuda söylenmedik söz kalmadı;yazarı,çizeri,sosyoloğu,pedagogu her yıl sınav sonuçları açıklandığında ''yahu yazık oluyor ülkemiz çocuklarına,eğitim sistemimiz hatalı'' diyor ama nafile..

     Yine biliyorum benim buradaki satırlarım da kimsenin umurunda olmayacak;ama yurtdışındaki çocukların eğitimlerini gördükçe,Amerika'daki,Hollanda'daki,Danimarka'daki çocukların nasıl keyiflice eğitildiklerini izledikçe ülkemiz çocukları adına boğazım düğümleniyor,bir şeyler söylemek istiyorum.

      Bir eğitim reformu için şu üç husus yeniden yapılandırılmalıdır:

     1)Eğiticinin Eğitimi: Eğitimciler,göstermelik bir pedagojik formasyon ile değil,bir pedagog kadar çocuk ruh sağlığını bilecek donanıma eriştirilmelidir.Bu beş yıl mı sürer,Danimarka'daki gibi 10 yıl mı bilinmez;ama ilk hedef eğiticinin eğitilmesi olmalıdır.Düşünün,ülkemizde hâlâ,yazısı çirkin diye çocuğun defterini yırtıp çöpe atan eğiticiler var.Ya da ödevini yapmadı diye çocuğu tenefüse çıkartmayan,yaramazlık yaptı diye defterine on kere,yüz kere,bin kere ''özür dilerim öğretmenim'' diye yazdıran öğretmenler var.Veya yine düşünün,zaten hapishane koridoru gibi sesin yankı yaptığı koridorlarda çocukların koşmasına,cıvıldamasına tahammül edemeyip ''oğluuuummmmmm'' diye bağıran,çocuğun arkasından tekme savuran eğiticiler varsa orada eğitim olur mu rica ederim siz söyleyin..Eğiticiler,çocuk psikolojisi konusunda eğitilmedikçe,hangi reformu yaparsanız yapın hiçbir şey değişmez.

     2)Gerçekçi Müfredat: Acaba,eğitim planlayıcıları,tek tip bir müfredat ile bu kadar büyük bir ülkenin eğitim sistemini yönetebileceklerine kendileri inanıyor mu? Falanca tarihte filanca bölüme kadar konular bitmiş olacak denilirken,Hakkari ile İstanbul'daki öğrencilerin aynı şartlar altında eğitim aldıklarını düşünüyorlar da tek tip müfredat uygulamakta ısrar ediyorlar? Halbuki modern eğitim sistemlerinde süreç değil,sonuç önemlidir.Örneğin,ilkokul üçüncü sınıfa kadar çocuk matematikte dört işlemi öğrenmeli diye hedef koyarsınız,okul bunu nasıl başaracak karışmazsınız.Sonuca erişmek için nasıl bir süreç işleyeceğine öğretmen karar vermelidir.Öğretmen,geniş bir zaman dilimi içinde kendi öğrencileri ile kimi zaman bahçede,kimi zaman parkta,her türlü ortamda öğrencilerine kendi planladığı dersleri anlatmalıdır.Eğiticinin işine çok karışmak,eğitimde kaos oluşturur

     3)Basamaklı Öğrenim: Ülkemiz eğitim sisteminde ''sarmal öğrenme'' yöntemi kullanılıyor.Yani öğrenci birinci sınıfta bir konu işliyor,konu enine boyuna tamamlanmadan bir sonraki konuya geçiliyor.Yarım kalan konu,zaten bir üst sınıfta yine tekrar edileceği için,döne döne her yıl benzer konularda öğrenciler bir kez daha,bir kez daha aynı konuyu tekrar ediyorlar.Böylece çok tekrar edildikçe daha iyi öğrenilir zannediliyor.Bir konu dört dörtlük öğrenilmeden bir sonraki konuya geçilirse,kişi kendini ''yetersiz'' hisseder.Tamamlayamadığı konu onun için ''öğrenemediği'' konuya dönüşür.Dön dolaş aynı şeyleri dinle,ama hiçbir zaman tam öğrenememe..Halbuki bir önceki öğrenme tamamlanmadan bir sonraki konuya geçilmemelidir.Buna basamaklı öğrenme denir.

     Amerika'yı tekrar keşfedelim demiyorum;izah ettiğim bu üç madde modern eğitim sisteminin üç sacayağıdır.Bu ayaklar yere sağlam basmadan eğitimde reform yapamazsınız.

    İlköğretim ve lise açısından bizden geçti biliyorum,zira bu reformlar bugün başlanılsa bile en az on yıla ihtiyaç var..Ama olsun,ülkemiz çocuklarının içine düşürüldüğü bu trajedi bir son son bulacaksa,on yıla da değer,yirmi yıla da..